Siyaset Forum - Siyasetin Kalbi
Hayata Dair Anketler (Ak Parti Forum) Siyasi anketler dışında üyelerin serbetsçe anket açacakları bölüm.



Anketimiz: Gayrimüslim arkadaşınız oldu mu?
Evet 34 50.00%
Olmadı ama olabilir.. 25 36.76%
Hayır. Hatta asla olamaz! 9 13.24%
Katılımcı sayısı: 68. Sizin bu Ankette oy kullanma yetkiniz bulunmuyor

Cevapla
Stil
Seçenekler
 
Alt 09-26-2009, 18:25   #1
Kullanıcı Adı
montenegro
Standart
Alıntı:
elif zeynep Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Cübbeli gibiler... derken... neyse.Oraya kaydırmanın bir anlamı yok.

....

Bak Montenegro kardeşim, iktibaslarıma karşılık yazılar vermişsin... Görüyorum ki, yine aynı kapıya çıkıyoruz. Ben kişiler arası diyalog olur, "dinler arası diyalog" diye birşey söz konusu olamaz diyorum.

Allah katında "tek" din "İslam"dır... "İnneddini indallahul İslam"
"tek" kelimesine dikkat lütfen. Neden "Son" din değilde , "tek" din.

Kimki dinler arası diyalogta ısrar ederse, bu gerçeğin dışına çıkmış olur, çünkü "başka din" yoktur ki dinler arası diyalog denilsin.

Biz tebliğe,İslam'ı kişilere anlatmaya karşı değiliz, tebliğ en güzel yoldur. Fakat gel gelelim, İslam dininde tebliğ,cihat yaparken taviz verin diye bir ayet hadis mi var, biz bilmiyoruz. Lütfen ayet yahut hadis gösterin, muvazaa kabul eden bir din midir İslam ?

Dinler arası diyalog , Hz.Muhammed(s.a.v)'i es geçip, Allah noktasında birleşmektir; ve İslam dininin "tek" değil, "son" din olduğunun kabul edilmesidir.. Bu taviz değil midir, en barizinden tavizdir bu. Galiba, ince çizgimiz bu,ve bu noktada diyalog su kaçırıyor.

Dinler arası diyalogu savunan büyük şahsiyetlerin sözlerine bakınız, durumun ne derin bir sapıklık içerdiğini anlarsınız. Biz işin boyutunun sapıklığa varmasına sinirleniyoruz.
Tamam, amentüde ittifakımız var, fakat Muhammedun Resullah noktasında "rahmet nazarı" ile bakmalıyız diyen bir ziniyete karşıyız. Bunlar tehlikeli düşünceler, birazcık okuyun. Boş konuşmuyoruz .
vesselam.



Diyalog ile Hıristiyanlık ve Yahudilik meşrû gibi gösterilmiş olunuyor. “Dinlerarası Diyalog” tabiri ile diğer dinler meşrûlaşmış oluyor şeklinde gelen eleştiriler oluyor. Bu konudaki düşüncelerinizi arz eder misiniz?

Dinlerarası diyalog yapanlar, biz sadece meşrû veya hak dinlerle diyalog yapıyoruz diye bir iddiada bulunmuyorlar. Diyaloğun gayesine uygun olarak, dünyada barışın gerçekleşmesi için meşrû ve -gayr-i merşrû demek doğru değil- bir Müslüman için hak olmayan dinlerle de, yani din mensuplarıyla da diyalogda bulunur. Ve bu diyalog, hak olmayan dinleri hak din kabul etme demek değildir. Diyalog yapanlar, her dini olduğu gibi kabul eder. O dini olduğu gibi kabul eder ve bu diyalog neticesinde kendi dinini birinci elden doğru bir şekilde anlatma imkânı elde eder.
Sizin soruda açık söylemediğiniz ama benim çok karşılaştığım bir soruya bu münasebetle cevap vereyim: “İnne’d-dîne indellâhi’l-İslâm” (Âl-i İmrân, 19) “Allah katında hak din, İslâm’dır.” âyetinden hareketle din deyince İslâm dini akla gelir, öyleyse diğer dinlere “din” denmez. Siz dinlerarası diyalog diyerek, diğer dinleri de hak din, meşrû din kabul etmiş oluyorsunuz? diyorlar.

Böyle diyenler kendilerine göre diyalog aleyhinde çok önemli bir delil buldukların ve çok önemli bir şey söylediklerini zannediyorlar. Halbuki; İlâhiyat Fakültelerinde “Dinler Tarihi” diye bir anabilim dalı var, bu işin bir sürü profesörü var. Bu meslektaşlarımızın hiçbirisi, dinler tarihi deyimi yanlış, çünkü tek din vardır, o da İslam’dır demiyorlar. Evet o işin uzmanları dinleri, semavî-gayr-i semavî, hak dinler-bâtıl dinler, ilkel dinler, çok tanrılı dinler vb. çeşitlere ayırıyorlar. Bazıları buna da itiraz edip, o profesörler de hata ediyor diyebilirler. Ama bu tenkidi yapanlar katiyyen şartlanmışlar ve Kur’an âyetlerini de bilmiyorlar. En azından herkesin ezbere bildiği Kâfirûn suresini dikkatle okusalardı, böyle bir itirazda bulunmazlardı. Evet bu sûrede bizzat Allah, Mekkeli putperest müşriklere-kâfirlere, “leküm dîniküm veliye dînî” “O halde sizin dininiz size, benim dinim bana.” buyuruyor. Yani Allah o kâfirlerin dinine bile “din” diyor. Öyleyse, diyalog yapanlar, aslı hak olan, ama bugün tahrif edildiğine inandıkları dinlerin mensuplarıyla görüşmelerinde ve onların dinlerine din demelerinde ne mahzur olsun. Veya onlarla görüşmelere “dinlerarası diyalog” demekle onları nasıl ve niçin meşrulaştırsınlar ki!




prof.dr.davut aydüz

 

montenegro isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 09-26-2009, 18:42   #2
Kullanıcı Adı
montenegro
Standart
Alıntı:
montenegro Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Diyalog ile Hıristiyanlık ve Yahudilik meşrû gibi gösterilmiş olunuyor. “Dinlerarası Diyalog” tabiri ile diğer dinler meşrûlaşmış oluyor şeklinde gelen eleştiriler oluyor. Bu konudaki düşüncelerinizi arz eder misiniz?

Dinlerarası diyalog yapanlar, biz sadece meşrû veya hak dinlerle diyalog yapıyoruz diye bir iddiada bulunmuyorlar. Diyaloğun gayesine uygun olarak, dünyada barışın gerçekleşmesi için meşrû ve -gayr-i merşrû demek doğru değil- bir Müslüman için hak olmayan dinlerle de, yani din mensuplarıyla da diyalogda bulunur. Ve bu diyalog, hak olmayan dinleri hak din kabul etme demek değildir. Diyalog yapanlar, her dini olduğu gibi kabul eder. O dini olduğu gibi kabul eder ve bu diyalog neticesinde kendi dinini birinci elden doğru bir şekilde anlatma imkânı elde eder.
Sizin soruda açık söylemediğiniz ama benim çok karşılaştığım bir soruya bu münasebetle cevap vereyim: “İnne’d-dîne indellâhi’l-İslâm” (Âl-i İmrân, 19) “Allah katında hak din, İslâm’dır.” âyetinden hareketle din deyince İslâm dini akla gelir, öyleyse diğer dinlere “din” denmez. Siz dinlerarası diyalog diyerek, diğer dinleri de hak din, meşrû din kabul etmiş oluyorsunuz? diyorlar.

Böyle diyenler kendilerine göre diyalog aleyhinde çok önemli bir delil buldukların ve çok önemli bir şey söylediklerini zannediyorlar. Halbuki; İlâhiyat Fakültelerinde “Dinler Tarihi” diye bir anabilim dalı var, bu işin bir sürü profesörü var. Bu meslektaşlarımızın hiçbirisi, dinler tarihi deyimi yanlış, çünkü tek din vardır, o da İslam’dır demiyorlar. Evet o işin uzmanları dinleri, semavî-gayr-i semavî, hak dinler-bâtıl dinler, ilkel dinler, çok tanrılı dinler vb. çeşitlere ayırıyorlar. Bazıları buna da itiraz edip, o profesörler de hata ediyor diyebilirler. Ama bu tenkidi yapanlar katiyyen şartlanmışlar ve Kur’an âyetlerini de bilmiyorlar. En azından herkesin ezbere bildiği Kâfirûn suresini dikkatle okusalardı, böyle bir itirazda bulunmazlardı. Evet bu sûrede bizzat Allah, Mekkeli putperest müşriklere-kâfirlere, “leküm dîniküm veliye dînî” “O halde sizin dininiz size, benim dinim bana.” buyuruyor. Yani Allah o kâfirlerin dinine bile “din” diyor. Öyleyse, diyalog yapanlar, aslı hak olan, ama bugün tahrif edildiğine inandıkları dinlerin mensuplarıyla görüşmelerinde ve onların dinlerine din demelerinde ne mahzur olsun. Veya onlarla görüşmelere “dinlerarası diyalog” demekle onları nasıl ve niçin meşrulaştırsınlar ki!




prof.dr.davut aydüz


Soru : “Dinler arası Diyalog” tabiri dinen uygun mudur ? “Allah katında tek din İslam” (Ali İmran:19) değil midir ?


El-Cevab : İfade şayet “Hak dinler arası Diyalog” olsaydı , o zaman buna itiraz mümkün olabilir ve bu ifadenin dinen uygunsuzluğundan bahsedilebilinirdi.
Ancak , İslam Fıkhında “Dinler” denince , 3 şekilde bir tasnif söz konusu olmaktadır :
1-) Hak din ,semavi din (İslam)
2-) Aslı bozulmuş dinler (Hırsitiyanlık , Yahudilik gibi asılları semavi olmakla beraber günümüzda tahrif olmuş dinler)
3-) Batıl dinler (asılları itibariyle de semavi olmayan Budism , Mecusilik gibi dinler)
Dolaysıyla “Dinlerarası Diyalog” tabiri ile “Allah katında tek din İslamdir” Hakikatı birbiri ile çelişmemektedir. “Okullar arası yarışma” ifadesi ile nasıl ki okul mensubları arası bir yarış kastediliyor ise , aynen dinlerarası diyalog tabiri ile din müntesibleri arası bir diyalog kast dilmektedir. Hakdin İslam ile diğer dinler arası diyalog , hem Kur’anın hemde Efendimiz (SAV) min bir emri olduğu unutulmamalıdır.


gencadam.net
montenegro isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 19:53   #3
Kullanıcı Adı
depare
Standart
Alıntı:
montenegro Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
ayrıca hayrettin karaman hocanın cübbeli gibi adamlara cevabıda bu yazılarında buyrun

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Def...yrettinKaraman

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Def...yrettinKaraman

http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Def...yrettinKaraman


hayrettin karaman hoca bu yazılarında cübbel igibilere cevap veriyor

hocanın yazılarını adam gibi okusanız cübbelinin bahsettiği şeylerin hiçbirini söylemiyor

adama cübbeli gibi adamlar okuma özürü olduğundan her şeyi yanlış anlıyor
Bak kardeşim biz Hayrettin Karamanı tasvip etmediğimiz halde onun ismini düzgün telaffuz ediyoruz ve "okuma özürlü" gibisinden hakaretler etmiyoruz...
Bu da aramızda ki fark herhalde..!
Hayrettin Karaman evvela bize Mason Abduh ve onun mason talebesi Reşit Rızayı nasıl İslam alimi olarak göstere bildiğini ve 14 asırdan beri gelmiş ,geçmiş bütün Alimleri bu iki masondan nasıl aşağı görebildiğini açıklasın ondan sonra belki Cübbeli Ahmet Hocanın muhatabı olabilir...

Konu depare tarafından (09-26-2009 Saat 21:10 ) değiştirilmiştir..
depare isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 10:15   #4
Kullanıcı Adı
montenegro
Standart
"Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin." Mâide Sûresi: 5:51



Sual: Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur'ân'da nehiy vardır. Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
Cevap: Evvelâ: Delil kat'iyyü'l-metîn olduğu gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir.
Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!


Bediüzzaman Said Nursi


montenegro isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 10:17   #5
Kullanıcı Adı
montenegro
Standart
Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin" nedemek ?



SORU: "Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez."(Maide,51)
Kur'an-ı Kerim , Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin derken , siz ise buna muhalif davranıyorsunuz?

El-CEVAB : Kur'anın bu hükmüde, yine siyak ve sibak bütünlüğünde ele alınmadığında, yanlış anlam çıkarmalarda adetten olmakta ve sanki Kur'anı Kerim bütün Yahudi ve Hırsitiyanları dost edinmeyin şeklinde algılayanlar olabilmektedir.

Merhum Elmalı Hamdi Yazır bu Ayeti Kerime için bakın Tefsirinde ne diyor:

'Yahudi ve hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz. Görülüyor ki 'Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız' buyurulmamış, 'Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz' buyurulmuştur. Çünkü 'Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.' (Mümtehine, 60/8 ) buyurulmuştur. Şu halde müminler yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten,dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır.'


Yani özetle:

Görülüyor ki 'Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız' buyurulmamış, 'Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz' buyurulmuştur.

'Dost edinmek' ile 'Tebliğ niyetli dost olmak' arasındaki Farka VURGU yapıyor,


1-) Haram olan 'Dost edinmek': Onlara her türlü sırrınızı paylaşmak, sıkı-fıkı bir ilişki içinde olmak, onlardan gelen her habere hemen itimat etmek ve onlara yardaklık etmek yasaklanırken,

2-) Helal olan 'Dost olmak': İslamı temsil ve tebliğ noktasında Diyalog kurmak, onlara adaletle hükmetmek, iyilik yapmak olarak sıralayabiliriz.

Şayet, bu hususu böyle anlamamış olursak, bazı Ayeti Kerimler arasında -haşa- çelişki meydana gelmiş olurki, bu ise Kur'ana değil, Diyalog karşıtı kardeşlerimize münhasır bir vasıftır:

Maide 5: '. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi,............ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu hür kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, namuslu bir şekilde mehirlerini ödediğiniz takdirde, size helâldir.'

Yani, Ayeti Kerime ile, EHL-İ KİTAB tan kız almak ve onların yediğinden yemek yemek Helaldir. Şimdi şayet (Maide:51) de geçen Dost edinmeyi, Elmalı ve diğer tefsirciler gibi anlamaz ve HER KAFİRİ DÜŞMAN addedersek, o zaman Kuran-ı Kerim hem Kafir Ehl-i Kitabın kızını bir eş olarak almaya ruhsat verirken, hemde Düşman olmayı öğütlemiş olurki, o zaman -haşa-Kuranı çeliştirmiş oluruz.

Doğrusu tabiki Elmalı Hamdi Yazır'ın merhumun dediği gibidir.
Konuya bir de Bediüzzaman Hazretlerinin bu Ayeti Kerimenin Tefsiri ile devam edelim :
Bediüzzaman Hazretleri , Kur’anda men edilen “Yahudi ve hristiyanlarla dost olmayın (Maide, 5/51) Ayeti Kerimesinin tefsirinde , “Delil, katiü'l-metin olduğu gibi katiü'd-delalet olmak gerektir,” diyerek, yahudiler ve hıristiyanlarla diyalog ve dostluk kurmanın yasak olduğuna dair delilin Kur’an’ın ayetleri gibi sağlam bir metne dayandırılmasına rağmen, kastedilen anlamın kesin olmadığını belirterek , Yahudi ve Hristiyanlarla dost olmaya men değil , tahrif olan yahudilik dini ile yine tahrif olan hristiyanlık dinine dost olmaya nehy olduğunu belirtmektedir. Şayet bu Ayeti Kerimeyi böyle bir anlam verilmemiş olunursa , yine Bediüzzamanın “Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” ifadesinde dediği üzere , Ehl-i Kitab hanımları ile evlenmeye ruhsatı belirten (Maide .5/5 ) Ayeti ile çelişeceğine vurgu yapmaktadır. Çünkü , hem dost edinmeyin hemde Hanımları ile evlenmenizde bir sakınca olmaz anlayışı , Kur’anın siyak ve sibak bütünlüğünü zedelemektedir. Tefsirin devamında , Asr-ı Sadet döneminde, İslamın yeni nuzülü ile meydana gelen yeni bir Manevi inkılabat olduğundan, Sahabeyi Kiram bütün kıstaslarını bu noktadan yapmaktalardı , ve bu Din noktasında muhabbet veya düşmanlık beslerlerdi . Buna istinaden , Asrı Saadet döneminde gayri müslimlere muhabbette bir nifak endişesi vardı . Ancak , günümüzde yaşanana inkılabat manevi değil bir nevi medeni ve dünyevi bir inkılabat olduğundan , kıstas olarak medeniyeti nazara almak esastır. Zaten , gayri müslimlerin çoğu da dinlerine bağlı olmadıklarından , onlarla dost olmak , hem medeniyet ve gelişmişlikleri noktasına hemde Dünyevi Barış ve Huzurun temini içindir. Bundan dolayı , Kur’andaki nehiy bunun kesinlikle kapsamamaktadır ! (Münazarat, Sayfa 71)

Ayrıca diyebilirizki , Hıristiyan ve Yahudilerle Dost olmayı nehy , tümü ile dost olmayı nehy şeklinde algılayanlar , Kur'anın şu Ayetlerini görmemezlikten geldiklerine üzülerek şahit olmaktayız :

Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 8,)


“Zulmedenleri hariç, ehl-i kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: “Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlah’ımız da sizin İlah’ınız da bir ve aynı İlah’tır ve biz O’na gönülden teslim olduk.” (Ankebut, 46)

De ki: “Ey ehl-i kitap, sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler de edinmesin.” (Âl-i İmrân, 64)


Yazar Dr. Emin Şimşek

montenegro isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 10:49   #6
Kullanıcı Adı
elif zeynep
Standart
“Herkes kelime–i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime–i tevhidin ikinci bölümüne, yani “Muhammet Allah’ın resûlüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet nazarıyla bakmalıdır...”

(Fethullah Gülen, Küresel Barışa Doğru. S. 131)
bakınız:

http://tr.fgulen.com/a.page/hayati/inceleme/a4809.html

Taviz değilde nedir, hemde kabul göremez bir taviz.. söyleyecek sözüm yok.
elif zeynep isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 18:38   #7
Kullanıcı Adı
montenegro
Standart
Alıntı:
elif zeynep Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
“Herkes kelime–i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime–i tevhidin ikinci bölümüne, yani “Muhammet Allah’ın resûlüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet nazarıyla bakmalıdır...”

(Fethullah Gülen, Küresel Barışa Doğru. S. 131)
bakınız:

http://tr.fgulen.com/a.page/hayati/inceleme/a4809.html

Taviz değilde nedir, hemde kabul göremez bir taviz.. söyleyecek sözüm yok.

SORU: M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Küresel Barışa Doğru adlı eseri Sh.131'de, şu cümleleri sarfetmektedir: 'Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve islah etmelidir. Hatta Kelime-i Tevhidin ikinci bölümüne, yani 'Muhammed Allah'ın Resulüdür' kısmını söylemeksizin ikrar eden kimselere de merhamet nazarıyla bakılmalıdır...'

Burada merhamet nazarı ile bakmak, Ehl-i Sünnet anlayışını zorluyor. Ne dersiniz?


El-CEVAP:
Dikkat edilirse, muhterem Hocaefendi 'merhamet' nazarı ile bakılmalıdır, diyor ama ehl-i necattır (kurtulan zümredendir) demiyor. Neden merhamet nazarı ile bakılmaldır derseniz, onun cevabınıda Muhterem Hocaefendi Fasıldan Fasıla -3 isimli eserinde 'Bir demet Sosyal Mesele' bahsinde dile getirmektedir:

'Hz. İsa (a.s) ’nın Resûlullah olduğunu kabul etme, Efendimiz (s.a.s) ’in de peygamberliğini kabul yolunu açacaktır. Evet, Hz. İsa (a.s) böyle kabul edildiği an, Efendimiz’in peygamberliği kabulü adına da bir adım atılmış olacak.. ve -inşâallah- şimdiye kadar onların ifadeleri ile 'ümmîlerin peygamberi' denilip hafife alınan Efendimiz’in, 'Rasûlullah' olduğu inancı da pekişmiş olacaktır'


İŞTE TEBLİĞ STARTEJİSİ, bize Dialog konusunda ki muhterem Hocaefendinin niyetini bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. 'Allah birdir' diyenler, Hz.Muhammedin(SAV) peygamberliğini şimdilik kabul etmeseler bile, Hz.İsa (AS) 'nın Allahın oğlu değil, Allahın bir Resulu olduğunu kabul etmiş olacaklardan (teslis inancından vazgeçmiş olacaklarında dolayı) , buna bir geçiş dönemi nazarı noktasında merhametle bakılmalı. Niye? Çünkü, umuyoruzki, bu vesile ile Efendimiz (SAV) 'i kabul etmeleri daha kolay olur!

Diğer yandan , Allah'ın isimlerinden olan "Rahman" İsm-i Celilesi , Dünyadaki Kafirlere "Merhamet" sureti ile bakması açısından Cay-ı dikkattir. Yani , Allah (C.C.) , kendisine iman etmeyen hatta inkar eden kuluna bile , dünyada Rızkını vermekte ve Hayat Hakkı tanımaktadır.

Yani, muhterem Hocaefendinin birtakım husulardaki cümlelerinin cevapları yine kendi eserlerinde verildiğinden, oraya bakmalı ve bir mümin olarak hemen su-i zanna kapılmamalıyız.

Konuyu Hocaefendinin, 'Muhammederresulullah 'ın önemi ile ilgili diğer yazıları ile noktalıyalım:


“La ilahe illallah” diyenler “Muhammedun Resûlullah” da demeli. Artık bugün eşya ve hâdiseleri didik didik eden pek çok kimse mutlak hakikat olan Allah’a ulaşma yolunda, buna karşılık pozitivizm ve rasyonalizmin getirmiş olduğu “inkâr-ı ulûhiyet” anlayışı da yavaş yavaş yıkılıyor. Batı âlemindeki ferdi hâdiselerle başlayan, yani James Jean, Eddington, Einstein gibi kimselerin dine yönelişi, şimdilerde kitlevî hüviyet kazanmak üzere.. Fakat ben ne kadar arzu ederdim, “La ilahe illallah” diyen bu insanlar, “Muhammedun Resûlullah” desin ve tam kurtuluşa ersin! Meselâ, Jean deli gibi âşık bir insan. Ama Muhammedî vapura binememiş. Eddington, astro-fizikçi. James Jean Pakistanlı bir dostundan “Allah’tan hakkıyla korkan âlim kullardır.” ayetini duyunca “Bu başka değil, bu bir Allah kelâmı...” itirafında bulunur; bulunur ama bu Hz. Peygamber’i de ikrar anlamına gelir mi? Bunu bilemeyeceğim; ama Einstein bu kâinâtı, içinde işleyen müthiş nizam ve ahengi görüp de Allah’ı kabul etmemeyi aptallık sayar. Fakat o da Hz. Muhammed (sas) ’in kaptanlığını yaptığı gemiye binemeyenlerden biri. (Fasıldan Fasıla, 2/255-56)


Günah ve hataların ötesinde Cenâbı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’la Sana geliyorum.” demeli. Sekerât-ı mevtte recaya sığınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir (sığınılacak yerdir) , rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır. (Kırık Testi, s.111)


Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketiyle kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih Suresi’nin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Ayet, “Muhammedün Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Efendimiz’in (sas) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimiz’in (sas) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. (Prizma, 3/120-21)

İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Diğerleri bu usûl üzerine bina edilir. Buna göre “Lâ ilâhe illallah; Muhammedün Resûlullah” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, “olmasa da olur” gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir. (Prizma, 2/162)



gencadam.net
montenegro isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 10:54   #8
Kullanıcı Adı
elif zeynep
Standart
Buyrun bunuda açıklayınız lütfen :


“Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arzetmez. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim, Allah’a iman meselesi Mekke’de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.” (Fethullah Gülen)


http://tr.fgulen.com/content/view/2257/141/

İslâm dininde tesettür kesinlikle farzdır.
Allah-u Teâlâ Nûr sûresi 31. ve Ahzâb sûresi 59. Âyet-i kerime’lerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor.

öyleyse, tesettür başörtüsü bir "teferruat"tan mı ibaret yani ?
elif zeynep isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 18:29   #9
Kullanıcı Adı
montenegro
Standart
Alıntı:
elif zeynep Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
Buyrun bunuda açıklayınız lütfen :


“Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arzetmez. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim, Allah’a iman meselesi Mekke’de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.” (Fethullah Gülen)


http://tr.fgulen.com/content/view/2257/141/

İslâm dininde tesettür kesinlikle farzdır.
Allah-u Teâlâ Nûr sûresi 31. ve Ahzâb sûresi 59. Âyet-i kerime’lerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor.

öyleyse, tesettür başörtüsü bir "teferruat"tan mı ibaret yani ?



Tesettür "furuat"mıdır ? Yazar Dr. Emin Şimşek Pazartesi, 31 Ekim 2005 Soru: Tesettür füruattır sözü ile ne kasdedilmiştir?
Hocaefendi, hiçbir yazısında, tesettürün farz olmadığını, Allah'ın bir emri olmadığını söylemiş değildir ! Diğer yandan, "tesettür furuattır" cümlesi eksik aktarılmış bir cümledir aslı şu şekildedir:



'İman esasları yanında Tesettür furuattır '
Bu cümle aslında Ehl-i Sünnet İtikadınında bir prensibidir ! Usul İlminde, gerek İbn-i Abidin ve diğer Ulemanın İslamın Genel Hükümlerini (Akaid) ikiye ayırdığını görmekteyiz:


1-) Usul'e ait hükümler: Buna göre 'lâ ilâhe illallah; Muhammedün Rasûlullah' başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah'a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Yani, hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır

2-) Furuata ait hükümler: Namaz, oruç, hac, zekât ve tesettür gibi diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Furuata ait hükümler, usule ait hükümler üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usûlün olmadığı yerde, sistemli fürûdan bahsetmek mümkün değildir.


Ancak fürûât demek, Türkçemizde anlaşıldığı şekliyle 'olmasa da olur' gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır.
Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir.

Bu konuya isterseniz küçük bir örnek ile tenvir etmeye çalışalım: Siz terazinin bir kefesine imanı, diğer kefesine farz olan tesettürü koyarsanız, iman kefesinin ağır bastığına şahit olacaksınızdır! Çünkü, Allah katında en önemli esas İmandır! Peki, bu tesettürün önemsiz veya ehemmiyetszi olduğu anlamına gelirmi? Hayır gelmez, sadece İmanın Allah katında ne denli büyük bir Konumunun olduğuna bir işarettir!

Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde incelediğimizde, önce onun hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin yirminci senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki, İslâm'ın ilk yirmi yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini devam ettiriyorlardı..

Burada, hikmet-i teşri açısından dikkati çeken en önemli husus, teşride meselelere ehemmiyet sırasına göre yer verilmesi ve öncelik tanınması ya da geriye bırakılmasıdır. Bu itibarla da, gönüllere 'lâ ilâhe illallah' hakikatinin yerleştirilmesi en önemli mesele olduğu için, öncelik ona tanınmıştır. 13 yıllık Mekke dönemindeki nâzil olan hemen bütün âyetler ve Allah Rasûlü'nün metluv, gayri metluv bütün tebliğatı hep bu mevzu etrafında örgülenmiş gibidir.

Öyleyse bizim de, tebliğ ve irşadda daha çok bu önemli noktaya dikkatleri çekmemiz gerekmektedir. Allah'ın büyük gördüğü şeyleri büyük görmek, küçük gördüğü şeyleri de küçük kabul etmek kalbin takvasındandır. Aslında bu, din-i mübin-i İslâm'ın da temel bir kuralıdır. Allah'ın vaz'ettiği şeyleri kendi ölçüleri içinde kabullenme ve hayata taşıma, Allah'a olan imanın, O'nunla olan irtibatın önemli bir göstergesidir.

Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve imanî hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Hele 'tesettür -örtünme keyfiyeti mahfuz- ille de şu şekilde olacak! ' denilmemelidir. Zira tesettür başka, çâr ve çarşaf başka şeylerdir. Çarşafın tesettür yollarından biri olduğu muhakkak. O, Osmanlı döneminde bazı yörelerde kullanılmaya başlanmış bir giysi çeşididir. Onun mazisi birkaç asır gibi yakın bir tarihe dayanır. Hatta çarşafın bazı yörelerde kullanıldığı o dönemlerde bile Bağdat ve Şam gibi merkezî şehirlerde kullanılmadığı bilinen gerçeklerdendir. Hakikat böyle iken, bir tesettür türü üzerinde imanî meseleler ölçüsünde durmak ve ona her şeyin aslı nazarıyla bakmak, dinî emirlerdeki ilahî tertibi alt-üst etme demektir. Bu, dinde aslî bir mesele olmadığı halde, daha sonraki dönemlerde ibadetmiş gibi ortaya çıkartılan bir husus olması itibarıyla dinin ruhundaki itidale de münafidir.


Öte yandan, yanlış bir anlayışın tesirinde kalan bazı kesimler -mâalesef- bazı kılık ve kıyafetler karşısında, kelimelerle ifade edilemeyecek ölçülerde tahrik olmaktadırlar. Dini bilmeyen kimseleri tahrik etmeme, dinde çok önemli bir esastır. Aksi halde, gücü ve kuvveti elinde bulunduran bazı kimseler, bırakın fürûâtı, usûlü dahi yaşama ve yaşatma imkânını vermeyebilirler. Yakınçağ itibarıyla tarihimiz bunun nice örnekleriyle doludur.

Netice itibarıyla; usûle ait meselelerin anlatılması ve hayatın her ünitesine girilip, imanla gönüllerin itmi'nâna kavuşturulmasına şiddetle ihtiyaç duyulduğu günümüzde, yukarıda arzettiğimiz ölçüler içinde, usûl sayılmayan meselelerde takılıp kalmak, bırakın inanmayanları, inanan insanların bile cephe almasına vesile olabilir. Onun için günümüz şartlarını idrak edip realitelere sırtımızı dönmeden, İslâmî hakikatleri anlama, yaşama ve anlatma zorunda olduğumuzu bir kere daha hatırlama mecburiyetindeyiz.


(Kaynak: Prizma - M.Fethullah Gülen)
montenegro isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-26-2009, 10:55   #10
Kullanıcı Adı
LeyaL
Standart
Mahmut Ustaosmanoğlu Hz.nin müellifi olduğu Ruhul Furkan Tefsiri'nde geçen ifade:

d) Bu kadar büyük hakikatler ortadayken zamanımızda din konusunda yetkili GEÇİNEN birilerinin çıkıp, "Takribül edyan (Dinler arası diyalog)" dan bahsetmeleri ne kadar ASILSIZ bir iddiadır.
...
....
.....



( En'am suresi 163.ayet tefsirinden... )



LeyaL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı




2007-2026 © Siyaset Forum lisanslı bir markadır tüm içerik hakları saklıdır ve izinsiz kopyalanamaz, dağıtılamaz.

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir.
5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi ve görüşlerinizi " iletişim " adresinden bize gönderirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır.


Bulut Sunucu Hosting ve Alan adı