Siyaset Forum - Siyasetin Kalbi


Konu Kapatılmıştır
Seçenekler
 
Alt 01-28-2009, 02:39   #1
Kullanıcı Adı
Duygu'Seli~
Standart
Yalan Va´dde Bulunmak

Muhakkak ki çok kere dil, va´detmeye meyleder. Sonra nefis, çoğu zaman o va´di yerine getirmek istemez. Böylece va´d, yapmamaya dönüşür. Bu ise münafıklığın alâmetlerindendir! Nitekim ALLAH Teâlâ şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler! (verdiğiniz) sözleri yerine getiriniz. (Mâide/l)

Hz. Peygamber´de ´Va´d vergidir´142 (verilmiş mal gibidir, geri alınamaz) buyurmuştur.

Va´d, borç gibidir veya daha üstündür.143

Hadîsdeki ve´y kelimesi va´d mânâsmdadır. ALLAH Teâlâ peygamberi İsmail´i överek şöyle buyurmuştur:
Muhakkak İsmail va´dinde sadıktı.(Meryem/54)

Denildi ki: İsmail (a.s) bir yerde bir insana söz verdi. O insan, Hz. İsmail´e -unuttuğu için- bir daha dönmedi. İsmail (a.s) onu beklemek için yirmiiki gün orada kaldı.
Abdullah b. Ömer sekerata (ölüm döşeğine) düştüğü zaman şöyle dedi: ´Kureyşlilerden bir kişi benden kızımı istedi. Benden de va´de benzer bir söz aldı. ALLAH´a yemin ederim ki ben münâfıklığın üçte biriyle ALLAH´ın huzuruna gitmek istemiyorum. O halde sizi şahid tutuyorum: ´Ben ona kızımı verdim!´

Abdullah b. Ebî Hansa144 şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber, daha peygamber olmazdan önce ben onunla alışveriş yaptım. Onun bir kısım alacağı bende kaldı ve ona ´Buraya senin alacağını getirip teslim edeceğim´ diye söz verdim. O gün unuttum. Ertesi gün de unuttum. Üçüncü gün geldim, hâlâ yerindeydi. Beni görünce şöyle dedi:

Ey genç! Sen bana zahmet verdin! Zira ben üç günden beri burada seni beklemekteyim.145

İbrahim en-Nehâî´ye şöyle denildi: ´Bir kişi, başkasına buluşma sözü veriyor ve gelmiyor. Acaba öbür kişi ne yapmalıdır?´ İbrahim en-Nehâî şöyle cevap verdi: ´Gelecek namazın vaktine kadar bekler´,

Hz. Peygamber (s.a) bir söz verdiği zaman ´Umulur´ kaydını eklerdi. İbn Mes´ud, herhangi bir söz verdiği zaman muhakkak ´Eğer ALLAH dilerse´ kaydını eklerdi ve böyle yapmak daha iyidir. Bu istisnayı yapmakla beraber sözden kesinlik anlaşılırsa muhakkak o sözü yerine getirmek gerekir. Ancak mazeret varsa o zaman durum değişir. Eğer kişi, söz verdiği zaman sözünü yerine getirmemeye niyetliyse işte bu münâfıklığın ta kendisidir. Ebu Hüreyre Hz. Peygamberden şöyle rivayet ediyor:

Üç haslet vardır. Kimde bu üç haslet bulunursa o oruç da tutsa, namaz da kılsa ve ben müslümanım da dese yine münâfıktır:

1.Konuştuğu zaman yalan söylerse,
2.Söz verdiği zaman sözünü yerine getirmezse,
3.Emîn sayıldığı zaman hainlik yaparsa!146

Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:
Dört haslet vardır, kimde o dört haslet bulunursa, o kimse münafıktır ve kimde o dört hasletten biri bulunursa, o kimsede münâfıklıktan bir haslet var demektir. Ta ki o hasleti bırakıncaya kadar!

1.Konuştuğu zaman yalan söylerse,

2.Söz verdiği zaman cayarsa,

3.Ahdettiği zaman hile yaparsa,

4.Başkasıyla cedelleştiği zaman yalan uydurursa.147

Bu´hadîs-i şerîf, va´dini yerine getirmemek niyetiyle başkasına söz veren veya özürsüz olarak va´dini yerine getirmeyen bir kimse hakkında vârid olmuştur. Sözünü yerine getirmeye azimli olan bir kimseye gelince, kendisini sözünü yerine getirmekten alıkoyan bir özürden dolayı sözünü yerine getirmemişse, bu kimse münâfık olamaz. Her ne kadar nifaka benzer bir duruma düşmüş ise de... Fakat münâfıklıktan kaçınıldı ğı gibi sûretinden de kaçınılmalıdır. Kendisini menedecek bir zaruret olmaksızın nefsini mâzur saymak uygun değildir; zira rivayet ediliyor ki Hz. Peygamber (s,a) Ebu Heyseme b. et-Tehya´ya ´bir hizmetçi vereceğim´ diye söz vermişti. Bu sözden sonra Hz. Peygamber´e üç esir getirildi. Onların ikisini başkalarına verdi. Bir tane kaldı. Bu esnada kızı Hz. Fâtıma (r.a) gelip Hz. Peygamber´den bir hizmetçi istedi ve dedi ki: ´Babacığım! Sen el değirmeninin elimde bırakmış olduğu ize bakmaz mısın?´ Bu esnada Hz. Peygamber, Ebu Heyseme´ye verdiği sözü hatırladı ve şöyle dedi: Ta Ebu Heyseme´ye verdiğim söz ne olacak?´ Bu bakımdan Ebu Heyseme´yi, kızı Fatıma´ya -verdiği sözden ötürü- tercih etti.148

Hz. Peygamber (s.a) oturmuş ve Huneyn´de Havâzin kabilesin-den alınan ganimet mallarını taksim ediyordu. Halktan bir kişi gelip Hz. Peygamberin yanında durdu ve dedi ki: ´Ey ALLAH´ın Rasûlü! Senin yanında bana verilmiş bir söz vardır´. Hz. Peygamber ´Evet! Doğru söyledin! Bu bakımdan dilediğini iste!´ dedi. Adam ´Ben seksen koyun ile çobanını istiyorum´ dedi. Hz. Peygamber ´O istediklerin senin olsun!´ dedikten sonra devam etti:

Sen az istedin. Hz. Musa´yı Hz. Yusuf un kemiklerinden haberdar eden (Mısırlı) kadın, Musa (as) kendisine ´Ne istersen iste´ dediği zaman görüş ve hüküm bakımından senden daha kuvvetli idi; zira dedi ki: ´Benim dileğim; beni gençliğime döndürmen ve seninle birlikte ALLAH´ın cenne-tine girmemi temin etmendir´.149

Denildiğine göre halk bu adamın istediğini az görürdü. Hatta onun istediklerini darb-ı mesel yapıp, ´O seksen koyun ile çobanın sahibinden daha cimridir!´ diyorlardı.
Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Hulf (söze sahip çıkmamak), kişinin söz verip o sözü yerine getirmek niyetinde olduğu halde herhangi bir engelden ötürü sözünü yerine getirememesi değildir. (Hulf, söz verdiği halde yerine getirmemek niyetinde olmaktır)150
Başka bir lâfızda hadîs şöyledir:

Kişi kardeşine söz verdiği ve o sözünü yerine getirmek niyetinde olduğu halde onu yerine getirme imkânını bulamazsa günahkâr olmaz. (Ebu Dâvud)

141) İbn Ebî Dünya, {Mürsel olarak)
142)Taberânî
143)İbn Ebî Dünya
144)Amiri soyuna mensup bir zattır. Abdullah b. Ebî Ced´an olduğu da söylenmişse de en kuvvetli rivayete göre o değildir.
145)Ebu Dâvud
148)Tirmizî
149)İbn Hibban, Hâkim
150) Ebu Dâvud, Tirmizî
146)Müslim, Buhârî
147)Müslim, Buhârî, (Abdullah b. Amr´dan)

 

 
Konuyu Beğendin mi ? O Zaman Arkadaşınla Paylaş
Sayfayı E-Mail olarak gönder
Alt 01-28-2009, 02:40   #2
Kullanıcı Adı
Duygu'Seli~
Standart
Yalan Söylemek ve Yalan Yere Yemin Etmek

Bu, günahların en çirkinlerinden, ayıpların en fâhişlerindendir.Hadîslerİsmail b. Vâsıt şöyle anlatıyor: Ebubekir Sıddîk Hz. Peygamber´in ölümünden sonra hutbe okurken şöyle dedi: Bir sene önce Hz. Peygamber şimdi bulunduğum yerde durdu -sonra Ebubekir ağladı- ve şöyle dedi:Yalandan sakınınız. Çünkü yalan, fısk ve fücurla beraberdir. Bunların ikisi de cehennemdedir.151Muhakkak ki yalan, ateşin kapılarından bir kapıdır.152Hasan Basrî şöyle demiştir: Daha önce şöyle deniliyordu: ´Gizli ile açığın, söz ile fiilin, çıkış ile girişin değişik olması münâfıklıktandır. Üzerinde münâfıklık binâsının yükselmiş olduğu temel yalancılıktır´. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:En büyük hiyanet, din kardeşine haber verdiğin bir sözde o sana inandığı halde senin ona yalan söylemendir.153Kul yalan söylemek ve yalancılıkla meşgul olmak sebebiyle ALLAH katında yalancılardan sayılır.154Hz. Peygamber, bir koyunun pazarlığını yapıp ´ALLAH´a yemin ederim, sana şu şu fiattan eksik vermem´, ´ALLAH´a yemin ederim, ben de sana şu şu fiattan fazla vermem´ diye yemin eden iki kişinin yanından geçti. Sonra oradan geçerken onlardan birinin koyunu satın aldığını gördü ve şöyle dedi: ´O iki kişiden biri hem günahı, hem de yeminin kefaretini yüklenmiş oldu´.155Yalan, rızkı eksiltir.156Muhakkak tüccarlar fâsık ve fâcirlerin ta kendisidirler.´Ey ALLAH´ın Rasûlü! ALLAH, alışverişi helâl kılmamış mıdır?´ dediler. Hz. Peygamber ´Evet! Alış-verişi helâl kılmıştır. Fakat tüccarlar alışverişte yemin ederler, günahkâr olurlar, konuşurlar, yalan söylerler´ dedi.157Üç sınıf vardır. Kıyamet gününde ALLAH onlarla konuşmaz ve onlara (rahmetle) bakmaz:1.Sadakasıyla minnet eden (başa kakan)2.Yalan yemin ile malını satan3.Kibir ve gururdan ötürü eteğini yerlerde sürükleyen.158ALLAH´a yemin eden bir kimse, yeminine bir sivrisinek kanadı kadar yalan katarsa, o yemin kıyamete kadar onun kalbinde bir (siyah) nokta teşkil eder.159Üç sınıf vardır. ALLAH Teâlâ onları sever:1.Bir grup arkadaşının içinde bulunup, (düşmana karşı)göğsünü, ölünceye kadar veya ALLAH kendisine ve arkadaşlarına bir yol açmcaya kadar geren kimseyi,2.Kendisine eziyet veren kötü bir komşusu olduğu halde ölünceye veya göç edinceye kadar sabredip onun eziyetine göğüs geren kimseyi,3.Arkadaşları ile yolculuğa veya düşman üzerine giden, yolculuğun kendilerini yorduğu, herkesin yatıp dinlenmeyi arzuladığı bir zamanda, arkadaşları yatarken bir kenara çekilip namaz kılan, arkadaşları uyanmcaya kadar ibadetle meşgul olan kimseyi ALLAH Teâlâ sever.Üç grup da vardır ki ALLAH Teâlâ onlara buğzeder:1.Fazla yemin eden tüccar,2.Gururlu olan fakir,3 Verdiğini başa kakan cimri.160 Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:Başkalarını güldürmek için yalan söyleyen kimseye cehennem vardır. Azap ona olsun, azap ona olsun!161Rüyamda bir kişi bana geldi ve ´Kalk!´ dedi. Onunla birlikte kalktım. Bir de gördüm ki iki kişinin yanındayım. Onlardan biri ayakta, diğeri oturmuş... Ayakta olanın elinde çengeller vardı. O çengelleri oturan kişinin ağız boşluğundan geçiriyor, dudakları omuzlarına yetişinceye kadar çengelleri çekip uzatıyordu. Sonra tekrar çekiyordu. Sonra çengeli çıkarıp ağzının öbür tarafına takıyor, onu çektiği zaman, öbür tarafı eskisi gibi oluyordu. Beni kaldırana ´Bu manzara nedir? dedim. Bana dedi ki: ´Şu oturan kişi yalancıdır. Kıyamete kadar kabrinde bu şekilde azap görecektir.162Abdullah b. Cürad163 şöyle anlatıyor: ´Ey ALLAH´ın Rasûlü! Mü´min bir kimse zinâ eder mi?´ dedim. Hz. Peygamber ´Bu bazen olur´ dedi. ´Ey ALLAH´ın Peygamberi! Mü´min bir kimse yalan söyler mi?´ deyince Hz. Peygamber ´Hayır!´ dedikten sonra hemen şu ayet-i celîleyi okudu: ´Yalanı ancak ALLAH´ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte bunlar asıl yalancı olanlardır´. (Nahl/105)164Ebu Said el-Hudrî Hz. Peygamber´den şöyle rivayet ediyor:Ey ALLAHım! Kalbimi münâfıklıktan, tenâsül uzvumu zinâdan ve dilimi yalandan temizle.165Üç sınıf vardır ki, ALLAH onlarla ne konuşur, ne de onlara iltifat eder ve ne de onları över veya kalplerini temizler. Onlar için elem verici bir azap vardır:1.Zina eden evli veya yaşlı bir kimse2.Yalan söyleyen padişah3.Gururlu olan bir fakir.166Abdullah b. Amr167 şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber evimize geldi. Küçük bir çocuktum. Oynamak için dışarıya çıkmıştım. Annem ´Ey Abdullah! Gel sana bir şey vereceğim´ dedi. Hz. Peygamber anneme dedi ki:-Sen ona ne verecektin?-Hurma verecektim.-Dikkat et! Eğer ona hurma vermeyecek olsaydın,bu söylediğin defterine yalan olarak geçecekti.168Yine Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:Eğer ALLAH bana şu kum taneleri kadar nimet verseydi muhakkak onu aranızda taksim ederdim. Taksim ettikten sonra beni ne cimri, ne yalancı ve ne de korkak olarak görmezdiniz.169Hz. Peygamber bunu söylerken yaslanmış bulunuyordu. Sonra şöyle devam etti:´Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? O, ALLAH´a şirk koşmak ve anne ve babaya isyan etmektir´. Sonra kalkıp oturdu ve şöyle dedi: ´Dikkat ediniz! Büyük günahların en büyüğü yalancılıktır´.170İbn Ömer Hz. Peygamber´den şöyle rivayet eder: ´Kul, yalan söylediğinde melek kendisinden bir mil uzaklaşır. Uzaklaşması kişinin söylediğinin pis kokusu nedeniyledir´.171Enes, Hz, Peygamber´in şöyle dediğini rivayet eder: ´Bana altı hasletle kefil olunuz, ben de size cennetle kefil olayım. Ashâb-ı kirâm ´O altı haslet nedir?´ diye sorunca şöyle dedi:1.Sizden birisi konuştuğu zaman yalan söylemesin.2.Söz verdiği zaman sözünden dönmesin.3.Emin sayıldığı zaman hıyânet etmesin.4.Gözünü haram bakıştan korusun.5.Tenâsül uzvunu zinâdan korusun.6.Ellerini zulümden uzak tutsun.172Yine şöyle buyurmuştur: ´Muhakkak şeytanın sürmesi, enfiyesi ve çerezi vardır. Çerezi yalan, enfiyesi öfke, sürmesi ise uykudur´.173Hz. Ömer birgün hutbe okurken şöyle dedi: ´Ey insanlar! Sizin içinizden buraya çıktığım gibi, Hz. Peygamber de bizim içimizden bu makama çıkıp şöyle buyurmuştur:Benim ashabıma iyi davranın. Sonra onları tâkip eden tâbiîne de iyi davranın. Sonra yalan yayılacaktır. Hatta kişi, yemine dâvet edilmediği halde kendiliğinden yemin edecektir. Kendisinden şahidlik istenilmediği halde şahidlik yapacaktır.174Kim yalan olduğunu bildiği halde benden hadîs rivayet ederse, o yalancının biridir.175Kim yalan yere yemin eder, müslüman bir kişinin malını o yalan yeminiyle haksız olarak elde ederse, böyle bir kimse, ALLAH´ın huzuruna, ALLAH kendisine kızgın olduğu halde gelir.176Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber bir kişinin şahidliğini -uydurduğu bir yalan yüzünden- reddetmiştir.177Yalan ve hâinlik dışında müslümanda her haslet bulunabilir.178Aişe validemiz dedi ki: ´Hz. Peygamber´in ashabına, yalandan daha ağır ve zor gelen bir huy yoktu. Hz. Peygamber ashâbından bir kişinin yalan söylediğine muttali olursa, onun göğsünden menfi tesiri silinmezdi. Ta ki o kişinin söylediği yalandan tevbe ettiğini bilinceye kadar../Hz. Musa (as) dedi ki: ´Yarab! Amel yönünden kullarından hangisi daha hayırlıdır?´ ALLAH Teâlâ ´Yalan söylemeyen, kalbi fısk ve fücur taşımayan ve zinâ etmeyen kul´ dedi.179Lokman Hakîm oğluna şöyle dedi: ´Ey oğul! Yalandan sakın! Çünkü yalan serçenin eti gibi tatlıdır; Fakat pek kısa bir zamanda sahibi kendisinden bıkar!´Hz. Peygamber, doğruluk konusunda şöyle buyurmuştur.. Dört haslet vardır. Bunlar sende bulunursa, senin dilinden ne çıkarsa çıksın sana zarar vermez. O dört haslet şunlardır:1.Doğru konuşmak2.Emâneti korumak3.Güzel ahlâk4.Yemekte afiftik.180Ebubekir Sıddîk, Hz. Peygamber benim şu makamımda durarak Ebubekir bunu söyledikten sonra ağladı- şöyle dedi..Doğruluktan ayrılmayınız. Çünkü doğruluk, sevapla beraberdir. Onların ikisi cennettedir.181Hz. Muaz Hz. Peygamber´in kendisine şöyle dediğini naklediyor:Sana ALLAH´tan sakınmayı, doğru konuşmayı, emaneti yerine getirmeyi, sözüne sahip çıkmayı, selâm vermeyi ve mütevazi olmayı tavsiye ediyorum.182Ashab´ın ve Âlimlerin SözleriHz. Ali (r.a) şöyle demiştir: ´ALLAH nezdinde hatalıların en büyüğü yalancı dildir. Pişmanlığın en kötüsü kıyamet günündeki pişmanlıktır´.Ömer b. Abdülaziz şöyle demiştir: ´Ben uçkurumu bağladıktan bu yana bir defa olsa dahi yalan söylemiş değilim´.Hz. Ömer şöyle demiştir: ´Sizin bizce en sevimliniz, sizi görmediğimiz zamanda ismen güzel olanınızdır. Sizi gördüğümüz zaman bizce en sevimliniz, ahlâkça en güzel olanmızdır. Sizi denediğimiz zaman bizce en sevimliniz, sözü en doğrunuz ve eminlikte en büyüğünüzdür´.Meymun b. Ebî Şebib´den183 şöyle rivayet edildi: ´Bir mektup yazmak için oturdum. Bir kelimeye geldim. Eğer o kelimeyi yazarsam mektubu güzelleştirmiş ve fakat bunun yanında yalan söylemiş olacaktım. Bu bakımdan terketmeye karar verdim. Sonra Kâbe cihetinden şöyle çağırıldım:ALLAH, iman edenleri dünya hayatında da, ahiret hayatında da sağlam sözle tesbit eder.(İbrahim/27)Şa´bî der ki: ´Ben hangisinin cehennemde daha derine dalacağını bilmiyorum; yalancı mı, cimri mi?´184Bağdadlı İbn Semmak şöyle demiştir: ´Zannetmem ki yalanı terkettiğimden dolayı sevap kazanmış olayım. Çünkü ben yalanı şerefime yediremediğimden terkediyorum.185Halid b. Sabih´e ´Acaba bir tek yalan söylediği için kişiye yalancı denilir mi?´ diye soruldu. ´Evet denilir´ diye cevap verdi.Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: "Birtakım kitaplarda okudum. ´Hiçbir hatip yoktur ki hutbesi ameliyle karşılaştırılmasın. Eğer ameli sözüne uygunsa tasdik edilir. Eğer yalancı ise, dudakları ateşten yapılmış makaslarla -bizim bağlarımızı kestiğimiz gibi-kesilecektir´ diye yazılıdır".Yine Mâlik b. Dinar şöyle demiştir: ´Doğruluk ile yalancılık, kalpte şiddetli bir kavgaya tutuşurlar. Ta ki biri diğerini kalpten çıkarıp kovuncaya kadar kavgaları devam eder!´Ömer b. Abdülaziz, Abdülmelik´in oğlu Velid ile birşey hakkında konuşuyordu. Velid, Ömer´e ´Sen yalan söylüyorsun!´ dedi. Ömer, Velid´e cevap olarak şunları söyledi: ´Yemin ederim ki yalanın, söyleyeni rezil ettiğini bildiğim günden beri yalan söylemedim´.[/]


150) Ebu Dâvud, Tirmizî
151)İbn Mâce, Nesâî
152)İbn Adîy, (Ebu Umame´den)
153)Buhârî
154)Müslim, Buhârî, (İbn Mes´ud´dan)
155)Ebu Feth el-Ezdî
156)Ebu Şeyh
157)İmam Ahmed, Hâkim
158)Müslim
159)Tirmizî, Hâkim
160)İmam Ahmed, (Ebu Zer el-Gıfarî´den)
161)Ebu Dâvud, Tirmizî
162)Buhârî
163)Âmirî boyunun el-Ukaylî s oyundandır. Buhârî, bu zatın sahabî olduğunu
söyler.
164)İbn Abdilberr
165)Hatib
166) Müslim ?
167)Adı Abdullah b. Amir b. Rebî b. Mâlik el-Enzî´dir. Babası Âmir sahabe-
nin büyüklerindendir. Hicrî 80´den sonra vefat etmiştir.
168)Ebu Dâvud
169)Müslim
170)Müslim, Buhârî
171)Tirmizî
172)Hâkim, Harâitî
173)Taberânî, Ebu Nuayın
174)Tirmizî
175)Müslim
176)Müslim, Buhârî
177)İbn Ebî Şeybe , İbn Adîy
178)İbn Ebî Şeybe
179)İbn Ebî Dünya
180)Hâkim, Harâitî
181)Ebu Nuaym
182)Ebu Nuaym
183)Bu zat Kûfelidir, künyesi Ebu Nasr´dır. Hicrî 33´te Cemacim vakâsında
vefat etmiştir.
184)İbn Ebî Dünya
185)İbn Ebî Dünya

Konu Duygu'Seli~ tarafından (02-02-2009 Saat 15:08 ) değiştirilmiştir..
 
Alt 02-02-2009, 15:10   #3
Kullanıcı Adı
Duygu'Seli~
Standart
Yalana İzin Verilen Yerler

Yalan, bizzat kendisi için değil, muhatabın veya başkasının zararına yol açtığı için haramdır. Çünkü yalanın en az derecesi, haber verenin, verdiği haberin aksine inanmasıdır. Bu bakımdan kişi bu hususta câhildir. Fakat bazen bu câhillik başkasının zararına yol açar! Bazen de bir şeyi bilmemekte ya bilmeyenin veya başkasının maslahat ve yararı vardır. Bu bakımdan yalan, onu bilmemek faydalı olduğu için bazen ruhsatlı, bazen de farz olur.

Nitekim Meymun b. Mihran ´Yalan, bazı yerlerde doğrudan daha hayırlıdır. Acaba bir kişi kılıçla başka bir insanı öldürmek için k-valıyorsa, o kovalanan insan bir eve girse, kovalayan adam sana gelip ´Sen filan adamı gördün mü?´ dese ne dersin? ´Hayır, görmedim´ demez misin? İşte bu, farz olan bir yalandır´ dedi. O halde deriz ki: ´Konuşma, maksat ve hedeflere götüren vesiledir. Bu bakımdan hem doğruluk, hem de yalanla güzel maksada varılabiliyorsa, orada yalan söylemek haramdır. Eğer o güzel maksad mübahsa ve doğrulukla değil, ancak yalanla varılabiliyorsa, burada yalan söylemek mübahtır. Eğer elde edilmesi istenen maksat farz ise, ona varılmak için yalan söylemek de farz olur. Nitekim müslümanın kanını korumak farz olduğu gibi, onu korumak için yalan söylemek de farzdır. Bu bakımdan ne zaman doğruyu konuşmakta, bir zâlimin zulmünden gizlenen bir müslümanın kanının akıtılması sözkonusu ise, burada yalan söylemek farz olur. Ne zaman savaşın maksadı veya barışın tamamlanması veya mazlumun razı edilip anlaşmaya yanaştırılması, yalan söylemeden olmuyorsa, bu takdirde yalan söylemek mübahtır. Ancak şu vardır ki mümkün olduğu kadar yalana ruhsat verildiği yerlerde bile yalandan kaçınmak uygundur. Çünkü kişi yalan kapısını bir defa açarsa o açılan kapının onu yok yere ve zaruret hududunu aşan kısma sürüklemesinden korkulur. Bu bakımdan yalan esasında haramdır. Ancak zaruret için mübah olur. Bu istisnaya, yani zaruret için mübah oluşuna Ümmü Gülsüm´den rivayet edilen şu hadîs-i şerîf delâlet eder. Ümmü Gülsüm şöyle diyor:

Hz. Peygamber´in yalanın hiçbir şekline ruhsat verdiğini duymadım. Ancak üç yer müstesna:

1.Kişinin, müslümanların arasını bulmayı ve ıslah etmeyi kasdettiği söz.

2.Kişinin savaş halinde müslümanların faydası için söylediği söz.

3.Kişinin hanımına, hanımın da maslahat için kocasına konuşması.186

Yine Ümmü Gülsüm´ün rivayetine göre, Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

İki kişinin arasını ıslah etmek için yalan söyleyen veya yalanı kendiliğinden katan bir kimse yalancı değildir.187

Yezid´in kızı Esma Hz. Peygamber´den (s.a) şöyle rivayet ediyor:

Yalanın hepsi, Ademoğlu´nun defterine yazılır. Ancak iki müslümanı barıştırmak için yalan söyleyen kişinin yalanı müstesna.188

Ebu Kâhil´den189 şöyle rivayet ediliyor: Ashâb-ı kiramdan iki kişinin arasında kılıç kılıca gelecek derecede münakaşa oldu. Ben onların birisiyle karşılaştım ve kendisine ´Seninle filan adamın arası niçin bozuldu? Oysa o, seni övüyor, medh-u senâ ediyor´ dedim. Sonra öbürüne rastladım, aynı şeyleri ona da söyledim. Böylece onların ikisini barıştırdım. Sonra dedim ki bu iki kişinin arasını buldum ama nefsimi de helâk ettim. Bunun üzerine Hz. Peygamber´e gittim hâdiseyi anlattım. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Ey Ebu Kâhil! Yalanla da olsa halkın arasını bul!190

Atâ b. Yesar şöyle diyor: ´´Bir kişi Hz. Peygamberi ´Ben hanımıma yalan söylüyorum!´ dedi. Hz. Peygamber ´Yalanda hayır yoktur7 dedi. O da ´Ben ona şöyle yapacağım diye söz veriyorum´ dedi. Hz. Peygamber şöyle buyurdu;

Öyleyse bu hususta bir günahın yoktur.191

Rivayet ediliyor ki İbn Ebî Uzre ed-Duelî, Hz. Ömer´in halifeliği zamanında evlendiği kadınlara hul´a yapardı.192 Bu bakımdan halk arasında hoşa gitmeyen dedikodular yayıldı. Bunu duyduğu zaman Abdullah b. Erkam´ın193 elinden tuttu, onu evine getirinceye kadar elini bırakmadı. Sonra hanımına dedi ki: ´Sana yemin ettiriyorum, benden nefret ediyor musun?´ Kadın ´Bana yemin mi teklif ediyorsun!´ dedi. O tekrar ´Sen ALLAH adına doğruyu söyle!´ dedi. Kadın ´Evet! Senden nefret ediyorum´ dedi. Bu sefer İbn Erkam´a dönüp ´Kadının dediğini işittin mi?´ dedi. Sonra ikisi beraber Hz. Ömer´e vardılar ve ´Siz, benim kadınlara zulmetmek için hul´a yaptığımı söylüyorsunuz, İşte İbn Erkam´a sor!´ dedi. Hz. Ömer, İbn Erkam´a sordu. İbn Erkam işittiğini olduğu gibi Hz. Ömer´e söyledi. Bunun üzerine Hz. Ömer, İbn Ebî Uzre´nin zevcesine haber saldı. Kadın, halasıyla beraber Hz. Ömer´e geldi. Hz. Ömer, kadına "Sen misin, kocasına ´Ben senden nefret ediyorum´ diyen?" dedi. Bunun üzerine kadın dedi ki: ´Ben ilk tevbe eden ve ALLAH´ın emrine dönen kimseyim. Kocam bana yemin ettirdi. Ben de yalan söylemekten çekindim. Ey mü´minlerin emiri! Yalan mı söyleyeydim?´ Hz. Ömer ´Evet! Bu hususta yalan söyle! Eğer siz kadınlardan biriniz erkeklerden birini sevmezse, sakın kendisine sevmediğini söylemesin. Çünkü sevgi üzerine bina edilen evler çok azdır. Halk, İslâm ve soylarla birbiriyle muaşeret ederler´ dedi.
Nevvas b. Sem´an b. Hâlid el-Kilâbî Hz. Peygamberden şöyle rivayet eder:

Neden ben sizin -pervanenin ateşe atıldığı gibi- yalanlara atıldığınızı görüyorum? Şüphesiz ki yalanın tümü, insanoğlunun aleyhine yazılır. Ancak kişi savaş halinde yalan söylerse, bu müstesnadır. Çünkü harb hile demektir veya iki kişinin arasında buğz olursa, kişi onların arasını düzeltirse veya hanımına birşeyler söyleyip onu razı ederse (bu durumlarda yalan söylemek mübahtır).194

Sevban der ki: ´Yalanın tümü günahtır. Ancak bir müslümana fayda veren veya ondan zararı defeden yalan müstesnadır´.

Hz. Ali (r.a) şöyle demiştir: ´Sizlere Hz. Peygamber´den hadîs naklettiğim zaman yemin ederim ki gökten düşüp parçalanmam, Hz. Peygamber´e yalan isnad ederek hadîs uydurmaktan bana daha sevimli gelir. Sizinle benim aramızda cereyan eden hâdiseleri konuştuğum zaman muhakkak harb hileden ibarettir´.

İşte bu üç durumda ruhsat verilmiştir. Bunlara benzer diğer durumlarda böyledir. Tabii ki o yalan ile bir müslümanın faydasını düşünüyorsa böyledir. Malına gelince, bir zâlimin kendisini tutup malının nerede olduğunu kendisine sorması gibidir. Bu takdirde malının yerini inkâr edebilir veya sultan kendisini tutuklar, kendisiyle ALLAH arasında olan yaptığı bir kötülüğü kendisine sorarsa, o kötülüğü inkâr edip ´Ben zina etmedim! Hırsızlık yapmadım´ diyebilir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kim bu günahlardan bir şeyi işlerse, ALLAH´ın örtüsüyle örtünsün!195

Bunun hikmeti şudur; Günahı açıklamak da ikinci bir günahtır. Bu bakımdan kişi kanını ve zulmen kendisinden alınmak istenen malını ve namusunu diliyle, yalan da olsa koruyabilir. Başkasının namusuna gelince, bir müslüman kardeşinin sırrından sorulduğu zaman inkâr edebilir, iki kişinin arasını sulh etmesi gibi, hanımlarının arasını bulması gibi. Yani kumaların herbirine onu daha fazla sevdiğini belirtmesi gibi bütün bu yerlerde yalan söyleyebilir. Eğer hanımı kendisine ancak, takatinin dışında bir va´dde bulunduğu takdirde itaat ediyorsa, o anda kadına kalbini hoş etmek için o sözü verebilir veya bir insana karşı mazeret beyan etmek veya o insanın kalbi ancak bir günahı inkâr etmek ve fazla sevgi göstermek sûretiyle kendisinden hoşnut oluyorsa, böyle yapmasında sakınca yoktur. Fakat bunun hududu şudur: Yalan mahzurludur. Eğer bu yerlerde doğru söylerse, bu doğruluktan da mahzur doğacaksa bu iki mahzuru karşılaştırmalı, doğru bir terazi ile tartmak... Doğruluktan doğan mahzurun şer´an yalandan daha ağır bir mesuliyeti doğuracağını bildiği zaman yalan söyleyebilir. Eğer o maksad, doğrunun maksadından daha kıymetsiz ise, doğru söylemek farz olur. Bazen iki şey eşit olur. Hangisinin daha şiddetli olduğunda tereddüt edilir, İşte bu takdirde doğruya meyletmek daha evlâ olur; zira yalan, zaruretten veya önemli bir hacetten dolayı mübah olur. Eğer ihtiyacın önemli olup olmamasından şüphe ederse yalanda esas olan haramlıktır. Hedeflerin durumunu idrâk etmek zor olduğundan dolayı, en uygunu, insanın mümkün olduğu kadar yalandan sakınmasıdır. Böylece kişinin bir ihtiyacı olduğu zaman müstahab olan; garezlerini terkedip yalandan uzaklaşmasıdır. Fakat başkasının hakkıyla bağlantılı ise, başkasının hakkı hususunda müsamaha göstermek ve onu zarara sokmak caiz değildir. İnsanın söylediği yalanın çoğu ancak nefsinin arzularını yerine getirmek içindir. Yalanları mal ve mertebenin artması içindir. Elden kaçması mahzurlu olmayan birtakım işler içindir. Hatta kadın kocasından böbürlenmesine vesile olsun diye birtakım şeyleri hikâye eder. Kumalarını kızdırmak için yalanlar uydurur. Bu haramdır.
Esmâ, bir kadının Hz. Peygambere şöyle sorduğunu nakleder: ´Benim bir kumam vardır. Ben onu zarara sokmak ve üzmek için kocamın yapmadıklarını mübalâğalı bir şekilde yaptı diyorum. Acaba bundan dolayı bana bir zarar var mıdır?´ Hz. Peygamber cevap olarak şöyle buyurdu:

Kendisine verilmeyen bir şeyi verilmiş gibi gösteren bir kimse, yalan (ve riyanın) iki elbisesini giyen bir kimse gibidir.196

Kendisine yedirilmeyeıı bir yemeği yemiş gibi gösteren bir kimse veya kendisinin olmadığı halde ´benimdir´ diyen, kendisine verilmediği halde "bu bana verildi´ diyen bir kimse kıyâmet gününde (riya ve) iftiranın iki elbisesini giyen bir kimse gibidir.197

Âlimin tedkik ve tahkik etmeksizin verdiği fetva, tespit etmeden rivayet ettiği hadîsler, bu hadîs-i şerifin hükmüne girer; zira böyle yapan bir âlimin hedefi, kendisinin faziletini belirtmektir ve bunun için de ´ben bilmiyorum´ demekten kaçınır. Bu ise haramdır. Bu hususta çocuklar da kadınlara benzerler; zira çocuk mektebe ancak va´detmek veya tehditte bulunmak veya yalan bir korku vermekle gidiyorsa, bu takdirde yalan söylemek mübah olur. Bu hususta haberlerde, bu tür yalanın, kulun defterine yalan olarak yazıldığı vârid olmuştur. Fakat mübah olan yalan da kulun defterine yazılır. Kul ondan dolayı hesaba çekilir. O husustaki maksadının tashihi ile sorumlu tutulur. Sonra maksadı doğru olduğundan ötürü affedilir. Çünkü yalan, ancak ıslah maksadıyla mübah kılınmıştır. Bu hususa bazen büyük bir gurur ârız olup katılır! Çünkü bazen insanı bu tür yalana sürükleyen, zaruri olmayan bir gaye ve geçici bir zevktir. Ancak görünürde güya bu değilmiş de, ıslah maksadı kendisini yalan söylemeye zorluyormuş gibi gösterir ve bundan dolayı da defterine bu yalan yazılır. Kim bir yalan söylerse, o ictihad tehlikesine girmiş olur! Yalan söylediği maksadın acaba şeriat nazarında doğru söylemekten daha önemli olup olmadığını bilmelidir. Bunu tefrik etmek ise gerçekten zordur. En ihtiyatlı davranış terketmektir. Yalan söylemek farz olup terketmesi caiz değilse, o zaman durum değişir. Nitekim yalan söylememesi bir müslümanın kanının akıtılmasına veya herhangi bir şekilde büyük bir günahın işlenmesine vesile olacaksa, o zaman yalanı terketmek caiz olmaz.

Birtakım insanlar, amellerin fazileti hakkında ve günahlardan sakındırmak için hadîs uydurmanın caiz olduğunu zannetmişler ve ´Gaye doğru olduğu için hadîs uydurmakta sakınca yoktur´ demişlerdir. Onların bu zannı katıksız bir hatadır. Çünkü Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kim bile bile benim ağzımdan hadîs uydurursa, o kimse cehennemde yerini hazırlasın,198
Böyle birşey ancak zaruretten dolayı yapılabilir. Oysa din hususunda herhangi bir zaruret yoktur; zira bu husustaki doğruluk yeter de artar bile. Bu bakımdan ayet ve hadîslerde bu hususta vârid olan hükümler yalan uydurmaya ihtiyaç bırakmamıştır.

İtirazcının ´Bu husustaki ayet ve hadîsler, çok tekrar edildiğinden dolayı tesirleri azalmış ve sakıt olmuştur. Yeni olan bir şeyin tesiri daha büyük olur´ demesi bir hevesten ibarettir. Hakikatte yeri olmayan bir sözdür; zira böyle yapmak ALLAH´ın ve Hz. Peygamber´in adına yalan uydurmanın mahzuruyla başa çıkacak gayelerden değildir. Bu hususta kapı açmak, İslâm şeriatını karmakarışık edecek birtakım işlere sürükler. Bu bakımdan buradaki hayr, doğacak şerle asla eşit olmaz. Hz. Peygamber´in namına yalan uydurmak, hiçbir şeyle eşit olmayan büyük günahlardandır.

ALLAH Teâlâ´dan bizi ve bütün müslümanları affetmesini dileriz!199

186)Müslim
187)Müslim, Buhârî
188)İmam Ahmed
189)Adı Kays b. Âiz´dir
190)Taberânî
191)İbn Abdilberr
192)Kadından alınan para karşılığı talâk veya hul´a lâfzıyla ayrılmaktır.
Yani kadın istediği an verdiği para karşılığı kocasını boşayabilir.
193)Adı Abdullah b. Erkam b. Abdiyağus b. Vehb b. Abdimenaf b. Zühre´dir.
Fetih senesi müslüman olmuştur. Hz. Peygamber´in, Hz. Ebubekir´in ve Hz.
Ömer´in kâtipliğini yapmıştır.
194)Taberânî
195)Hâkim
196)Müslim, Buhârî
197)Irâkî, bu lâfızla görmediğini söylüyorsa da mânâsı sahihtir. Riya´nın
iki elbisesi ile izar ve rida kastedilmektedir
198)Müslim, Buhârî
199)Suyutî, İbn Cevzî ve başkaları Cüyeynî´ye göre kasden hadîs uydurmanın küfür olduğunu rivayet ederler. Fakat İmam-ı Haremeyn´e göre bu söz zayıftır. (Bkz. İthaf´us-Saade, VII/528)
 
Alt 02-02-2009, 15:11   #4
Kullanıcı Adı
Duygu'Seli~
Standart
Târiz Yoluyla Yalandan Sakınmak

Târiz Yoluyla Yalandan Sakınmak
Selef-i sâlihînden nakledilmiştir ki târizlerle insan yalandan korunabilir. Nitekim Hz, Ömer (r.a) şöyle demiştir: ´Târizlerde kişiyi yalandan koruyacak birtakım özellikler vardır?´

Bu durum, İbn Abbas ve diğer ashâb-ı kirâmdan da rivayet edilmiştir. Onlar ancak insan yalana mecbur kaldığı zaman, böyle yapabileceğini kasdetmişlerdir. Yalana ihtiyaç ve zaruret olmadığı zamana gelince, ne açıkça ve ne de târiz yoluyla yalan söylemek caiz değildir. Ancak yine de târiz yoluyla yalan söylemek daha ha-fiftir. Târizin misali şu hâdisedir:

Rivayet ediliyor ki, Mutarrıf201 Basra valisi Ziyad´ın huzuruna girdi. Ziyad ona ´neden ziyaret etmekte geciktiğini´ sordu. O da hastalığını sebep göstererek şöyle dedi: ´Emir´den ayrıldığımdan beri yanımı kaldırmış değilim. Ancak ALLAH´ın kaldırdığı hariç..´

İbrahim Nehâî dedi ki: ´Birinin kulağına menfi olarak senden herhangi birşey gitmişse ve sen de yalan söylemeyi çirkin görüyorsan, ona şöyle de: ´Ondan bir şeyi söylemediğimi muhakkak ALLAH bilir´. Böylece ´söylemediğim´ mânâsına gelen ´mâ kultü´ nün başındaki olumsuz harf olan ´ma´yı ´ibham´ mânâsında kullanırsın. Fakat dinleyen onun ´olumsuz´ mânâsına geldiğini düşünür.

Muaz b. Cebel (r.a), Hz. Ömer tarafından bir vazifeye tayin edilmişti. Vazifeden dönünce hanımı kendisine ´Vazifelilerin ve memurların geldiklerinde ailelerine getirdikleri hediyelerden ne getirdin?´ diye sordu. Oysa Hz. Muaz, hanımına hiçbir şey getirmiş değildi. Bunun üzerine hanımına şu cevabı verdi: ´Benim yanımda beni kontrol eden biri vardı´.
Hanımı ´Sen Hz. Peygamber´in ve onun halifesi Ebubekir´in yarımda emin idin (vazife aldığın zaman seni kontrol eden birisini seninle göndermiyorlardı. Nasıl olur da) Ömer seninle beraber bir kontrolcü gönderir?´ dedi. Hz. Muaz´ın hanımı, Medine´nin kadınları arasında bunu söyledi ve Hz. Ömer´den şikayette bulundu. Hz. Ömer´in kulağına bu haber gittiğinde Muaz´ı huzuruna çağırdı ve ´Seninle beraber herhangi bir kontrolcü gönderdik mi?´ dedi. Muaz ´Ben hanımımdan özür dilemek maksadı ile çıkar yol olarak ancak böyle söylemeyi uygun gördüm´ dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer gülerek Muaza birşeyler verdi ve ´Hanımını bunlarla razı et´ dedi. Muaz´ın sözündeki ´baskı yapan´ tabirinden ´kontrol eden ALLAH Teâlâ´ kasdedilmiştir,

İbrahim Nehâî, kızma ´Sana şeker satın alacağım´ demezdi. ´Sana şeker almamı ister misin?´ derdi. Çünkü bazen şeker alma imkânı olmuyordu.

Yine bu zat, hoşlanmadığı bir insan kendisini dışarıya çağırdığı zaman, evde olduğu halde cariyeye ´´Ona İbrahim´i camide aramasını söyle! ´İbrahim burada değildir´ deme ki yalan olmasın" derdi.

Şa´bî evinde arandığı zaman, arayan kimse ile görüşmeyi istmediğinde bir daire çizer ve cariyesine "Parmağını dairenin içine koy ve ´Burada yoktur´ de" derdi.

Bütün bunlar ihtiyaç zamanında yapılan târizlerdir. İhtiyaç yoksa böyle yapmak caiz değildir. Çünkü burada, her ne kadar lâfız yalan değilse de bu ibareler bir yalanı bildirmektedirler!... Bu ise en azından mekruhtur. Nitekim Abdullah b. Utbe şöyle anlatıyor: ´Babamla beraber Ömer b. Abdülaziz´in huzuruna girdik. Çıktığımızda halk ´Bu elbiseyi sana emîr´ulmü´minîn mi giydirdi?´ diye sordular. Ben de ´ALLAH ona hayrı mükâfat olarak versin´ dedim. Bunun üzerine babam bana dedi ki: "Ey oğul! ´Yalandan sakın ve benzerinden kaçın´ diye rivayet edilmiştir" dedi.

İşte görüldüğü gibi Utbe, oğlunu böyle söylemekten menetmiştir. Çünkü böyle söylemekte, soranlara gururlanmak ve onlara yanlış bir zan verme durumu vardır. Bu ise bâtıl bir gayedir ve içinde hiçbir fayda mevcut değildir. Evet, târizler başkasının kalbini mizah yoluyla hoşnut etmek gibi basit bir gaye için de mübahtır. Hz. Peygamberin (s.a) şu sözleri ve benzerleri gibi:

´Cennete ihtiyar kadın giremez!´

´Senin kocan o gözünde beyazlık olan kimse midir?´

´Seni deveye değil de devenin yavrusuna bindireceğiz´.

Açık yalana gelince, Ensâr´dan Nuayman´ın Hz. Osman´a karşı yaptığı gibi202 ve halkın ahmak insanlarla oynayıp ´filan kadın seninle evlenmek istiyor´ şeklinde onları aldatması gibi... Eğer bu açık yalanda bir kalbi kıracak bir zarar varsa haramdır. Eğer bu açık yalan başkasının kalbini hoşnut etmek içinse, sahibi fısk ve fücur ile nitelendirilemez. Fakat bu yalanı söylemek onun iman derecesini düşürür. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Kişinin imanı, kendisi için sevdiğini, (müslüman) kardeşi için de sevmedikçe ve şakalarında yalandan korunup sakınmadıkça kâmil olmaz.203
Adam, bir kelime söyler, onunla arkadaşlarını güldürür. O kelimeden dolayı Süreyya yıldızından daha uzak bir mesafeden cehenneme dalar.

Hz. Peygamber bu hadîste müslümanın gıybetini veya herhangi bir kalbe verilen eziyeti kasdetmiştir. Burada sadece mizah kastedilmiş değildir. Fâsıklığı gerektirmeyen yalan grubuna, halkın âdetinde cereyan eden mübalağalar da girer. Kişinin başkasına ´ben seni şu kadar aradım´, ´Ben sana yüz defa dedim´ demesi gibi; zira kişi bununla aramanın sayısını anlatmak istemez, çok aradığını anlatmak ister. Eğer kişinin araması sadece bir defa ise ve buna rağmen böyle söylüyorsa bu durumda sözü yalan olur. Eğer birkaç defa aramışsa, böyle demekle günahkâr olmaz. Her ne kadar yüz defa aramamış olsa da... Bunların ikisinin
kör olan bu zat mescidde küçük taharetini yapmak istedi. Halk ´Burası camidir´ diye bağırdı. Nuayman onun elinden tutup mescidin başka bir köşesine götürüp ´Burada yap, burası mescid değildir´ dedi. Yine halk ´orası mesciddir´ diye bağırdı. Bunun üzerine ´Acaba kim beni buraya getirdi. Yemin olsun eğer o elime geçerse asam ile ona hakettiği darbeyi indireceğim´ dedi. Aradan uzun bir zaman geçti. Nuayman, âmânın yanına geldi. Hz. Osman da namaz kılıyordu. Âmâya ´Nuayman´dan intikam almak ister misin?´ dedi. Âmâ ´evet´ dedi. Bunun üzerine âmâ´nm elini tutup Hz. Osman´ın yanında durdurdu. Âmâ var kuvvetiyle âsâsını Osman´ın
başına indirdi, Osman´ın başını yardı. Halk ´Emîr´ul-Mü´minîne vurdun!´ diye bağırdı.
arasında dereceler vardır. Yalanın tehlikesini düşünüp diline sahip olmayan bir kimse burada mübalağaya kaçar.

Yalanın âdet olduğu ve müsamaha ile karşılandığı yerlerden biri de şudur. ´Yemek ye!´ dendiğinde, karşıdaki adam da ´Benim iştahım yok´ derse (iştahı olduğu halde böyle diyorsa) böyle demesi -doğru bir gaye güdülmediğinde- yasaklanmıştır ve haramdır.

Mücahid, Esma´nın204 şöyle anlattığını rivayet ediyor: Âişe, gelin olup Hz. Peygamber ile gerdeğe girdiği gecede onun arkadaşı idim. Benimle beraber birkaç kadın daha vardı. ALLAH´a yemin ederim, biz Hz. Peygamberin evinde bir ziyafet yemeği görmedik. Ancak bir bardak süt vardı. Hz. Peygamber o sütten içti ve sonra Âişe´ye verdi. Âişe sütü içmekten utanarak çekindi. Ben Âişe´ye dedim ki: ´Hz. Peygamber´in elini geri çevirme. Hz. Peygamber´in eliyle uzattığı sütü al!´ Âişe utanmakla beraber, süt bardağını Hz. Peygamber´den aldı, içti. Sonra Hz. Peygamber ona ´Arkadaşlarına da ver´ dedi. Biz ´Bizim iştahımız yoktur´ dedik. Hz. Peygamber (s.a) ´Sakın açlıkla yalanı bir araya getirmeyin´ dedi. Ben ´Ey ALLAH´ın Rasûlü! Bizden biri iştahı çektiği halde iştahım çekmiyor dese bu söz yalan sayılır mı?´ dedim. Şöyle buyurdu:

Muhakkak ki yalan, deftere yalan olarak yazılır. Hatta deftere yalancık da yalancık olarak yazılır (yani en hafifi bile yazılır).205

Takvâ ehli, bu tür yalanlarda gösterilen müsamahadan kaçınırlar. Leys b. Sa´d şöyle anlatıyor: "Said b. Müseyyeb´in iki gözü ağrıyor ve çapaklanıyordu. Hatta çapaklar gözün dışında toplanmaktaydı. Said´e ´Eğer gözlerindeki çapakları süsen daha güzel olur!´ dedim. Said ´´Peki! Doktorun ´gözlerine el sürme´ demesi ve benim de ´Evet! El sürmeyeceğim´ demem nerde kalır?" dedi". İşte bu, ehl-i takvânın hareketidir. Bunu terkeden bir kimsenin dili yalan hususunda iradesinin sınırını aşar ve böylece bilmeden yalan söylemiş olur.

Havvat et-Teymî´den şöyle rivayet ediliyor: Rebî b. Heyseme´nin kızkardeşi, hasta olan bir yeğenini ziyarete geldi. Hastanın üzerine eğilerek ´Oğlum, nasılsın?´ diye sorunca, uzanan Rebî kalkıp oturarak kız kardeşine ´Sen bunu emzirdin mi?´ diye sordu. Kız kardeşi ´Hayır, emzirmedim!´ dedi. Rebî "O halde sen ´kardeşim oğlu´ deyip doğru söyleseydi, ne zararın olurdu?" dedi.

Âdetlerden biri de, kişinin bilmediği şey hakkında ´ALLAH bilir´ demesidir. Hz. İsa (a.s) şöyle demiştir: "ALLAH nezdinde günahların en büyüklerinden biri de kişinin bilmediği şey için ´muhakkak ALLAH bilir´ demesidir´´.
Bazen kişi rüyasını hikâye ederken yalan söyler. Burada günah çok büyüktür; zira Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kişinin kendisini soyundan başka bir soya nisbet etmesi veya uyku halinde görmediğini gözleriyle görmüş gibi anlatması veya benim ağzımdan yalan söylemesi, yalanın en büyüklerindendir.206

Rüya hususunda yalan söyleyen (rüya uyduran) bir kimseden kıyamet gününde iki arpayı birleştirmesi istenir. Oysa hiçbir zaman iki arpayı birleştiremez.207

200)Taftazanî´ye göre târiz, birkaç mânâya gelmesi muhtemel olan bir lâfız
söylenmesi ve konuşanın maksadının zıddının anlaşılması demektir.
Müteahhîrinin bazısına göre konuşmada olmayan bir mânâya delâlet etmek
İçin kinâî, mecazî veya hakikî bir lâfızla bir şeyi zikretmektir.
201)Basralıdır ve tabiîndendir. Güvenilir bir âbiddir.
202)Nevfel´in oğlu Mahreme 115 yaşma gelmiş bulunuyordu. Birgün gözleri
kör olan bu zat mescidde küçük taharetini yapmak istedi. Halk ´Burası ca-
midir´ diye bağırdı. Nuayman onun elinden tutup mescidin başka bir
köşesine götürüp ´Burada yap, burası mescid değildir´ dedi. Yine halk ´orası
mesciddir´ diye bağırdı. Bunun üzerine ´Acaba kim beni buraya getirdi.
Yemin olsun eğer o elime geçerse asam ile ona hakettiği darbeyi indi-
receğim´ dedi. Aradan uzun bir zaman geçti. Nuayman, âmânın yanına
geldi. Hz. Osman da namaz kılıyordu. Âmâya ´Nuayman´dan intikam al-
mak ister misin?´ dedi. Âmâ ´evet´ dedi. Bunun üzerine âmâ´nm elini tutup
Hz. Osman´ın yanında durdurdu. Âmâ var kuvvetiyle âsâsını Osman´ın
başına indirdi, Osman´ın başını yardı. Halk ´Emîr´ul-Mü´minîne vurdun!´
diye bağırdı.
203)Dârekutnî, İbn Abdilberr
204)Adı Umeys b. Ma´bed b. Hars b. Kâ´b´dır. Hz. Esmâ Cafer´le beraber
Habeşistan´a hicret etmiş, Cafer´den sonra Hz. Ebubekir ile, ondan sonra da
Hz. Ali ile evlenmiştir. Faziletli bir kadın sahâbî´dir.
205)İbn Ebî Dünya, Taberânî
206)Buhârî
207)Buhârî
 
Alt 02-02-2009, 15:12   #5
Kullanıcı Adı
Duygu'Seli~
Standart
Gıybet

Gıybet konusu oldukça uzundur. Bu bakımdan biz önce gıybetin aleyhinde vârid olan kötülemeleri ve gıybet hakkında vârid olan şer´î delilleri beyan edelim.
ALLAH Teâlâ Kur´an da gıybetin kötülenmesini nass ile yapmış ve gıybet yapanı ölünün etini yiyen bir kimseye benzeterek şöyle buyurmuştur:

Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz ölü kardeşinin etini yemek ister mi? Bundan tiksindiniz (değil mi)!(Hucurât/12) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Müslümanın her şeyi diğer müslümana haramdır: Kanı, malı ve namusu(nu pâyimâl etmek)...208

Gıybet, haysiyete hoş gelmeyen kelimelerle saldırmaktır. Görüldüğü gibi Hz. Peygamber gıybeti, mal ve kan ile beraber zikretmiştir.

Ebu Hüreyre Hz. Peygamber´in şöyle dediğini rivayet eder:
Birbirinize hased etmeyin! Birbirinize buğzetmeyin! Kavga etmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin. Bazınız bazınızın gıybetini yapmasın. Ey ALLAH´ın kulları kardeş olun!209
Câbir ve Ebu Said Hz. Peygamber´den (s.a) şöyle rivayet ediyorlar:

Gıybetten kaçınınız! Muhakkak ki gıybet, zinadan daha kötüdür. Çünkü kişi, bazen zina eder, tevbe eder ve ALLAH tevbesini kabul eder. Gıybet yapan bir kimse ise, gıybeti yapılan kişi kendisini affetmedikçe ALLAH tarafından affedilmez.210

Enes (r.a) Hz. Peygamber´in şöyle dediğini rivayet eder:
İsrâ gecesinde yüzlerini tırnaklarıyla paramparça eden bir kavmin yanından geçtim. Cebrâil´e ´Bunlar kimlerdir?´ diye sordum. Cebrail ´Bunlar halkın gıybetini yapan, haysiyet ve mürüvvetlerine dil uzatanlardır!´ dedi,211

Selim b. Câbir şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber´e gelerek dedim ki: ´Bana bir hayır öğret ki ondan faydalanayım!´ Şöyle buyurdu:

Sakın yaptığın iyiliğin hiçbir şeyini az görme; isterse bu, elindeki kovadan su isteyen adamın kabına su boşaltmak olsun. Müslüman kardeşini güler yüzle karşılamanı tavsiye ederim. Dönüp gittiğinde de sakın gıybetini yapma!212

Berrâ b. Âzib der ki: Hz. Peygamber, evlerinde oturan hanımlara bile duyuracak derecede bize bir hutbe okuyarak şöyle buyurmuştur:

Ey sadece dilleriyle iman edip kalbiyle iman etmeyen kimseler! Sakın müslümanların gıybetini yapmayın. Kusurlarını araştırmayın! Çünkü müslüman kardeşinin kusurunu araştıran bir kimsenin kusurunu ALLAH araştırır ve ALLAH kimin kusurunu araştırırsa, önu evinin içinde olsa bile rezil eder.213

Rivayete göre ALLAH Teâlâ Hz. Musa´ya (a.s) şöyle vahyetmiştir: ´Kim gıybetten tevbe ederek ölürse, o cehenneme en son girecek kimsedir´.

Enes dedi ki: Hz. Peygamber (s.a) birgün oruç tutmayı emrederek şöyle buyurmuştur:
Sakın ben kendisine izin vermedikçe hiçbir kimse iftar etmesin!
Bunun üzerine halk oruç tutup akşamladı. İftar zamanı kişi gelir ve ´Ey ALLAH´ın Rasûlü! Ben bugünü oruçlu geçirdim. İftar için bana izin ver´ derdi. Hz. Peygamber de kendisine izin verirdi. Böylece biri diğerini takiben izin almaya gelirlerdi. En sonunda bir kişi geldi ve dedi ki: ´Ey ALLAH´ın Rasûlü! Kureyş´ten iki genç kız oruç tutmuşlar, sana gelmekten utanıyorlar. İftar için kendilerine izin ver´. Hz. Peygamber adamdan yüz çevirdi, adam sözünü tek-rarladı, Hz. Peygamber yine onun sözüne kulak vermedi. Adam tekrar etti, bunun üzerine Hz, Peygamber şöyle buyurdu:

Onların ikisi oruç tutmamıştır. Bütün gün halkın etini yiyen bir kişi nasıl oruçlu sayılır? Git onlara şöyle de: Eğer oruçlu iseler istifra etsinler.
Bunun üzerine adam onlara gelerek durumu haber verdi. Onlar istifra ettiler. Onların ağızlarından kan çıktı. Adam Hz. Peygamber´e gelip haber verdi. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

Nefsimi kudret elinde tutan ALLAH´a yemin olsun ki onlar bu kan parçasını karınlarında bıraksaydılar, ateş ikisini de yerdi.214

Bir rivayette Hz. Peygamber o kişiden yüz çevirdi, kişi sonra tekrar geldi ve ´Ey ALLAH´ın Rasülü! ALLAH´a yemin ederim, onların ikisi de öldü veya ölüme yaklaştılar´ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber adama ´Onların ikisini huzura getir´ diye emir verdi. Hz. Peygamber´e geldiler. Hz. Peygamber bir fincan istedi. Onlardan birine ´Bunun içine istifra et´ dedi. O da irin, kan ve sarı sudan oluşan bir kusmuğu, fincanı dolduruncaya kadar boşalttı. Hz. Peygamber diğerine de ´istifra et´ dedi. O da aynen o şekilde istifra etti bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle dedi: ´Muhakkak bu iki kadıncağız, ALLAH Teâlâ´nın kendilerine helâl kıldığı nimetlerden oruç tutup yemediler, fakat kendilerine haram kıldığı şeyle iftar ettiler. Biri diğerinin yanına oturdu. Başladılar halkın etlerini yemeye!

Enes şöyle anlatıyor: Hz, Peygamber bize hutbe okudu. Faizden bahsetti. Onun korkunçluğunu uzun uzadıya belirtti. Sonra şöyle buyurdu:

Kişinin faizden bir dirhem kazanması, ALLAH nezdinde günah bakımından, otuzaltı zinadan daha tehlikelidir. Faizin en çirkini ise, müslümanın ırzına dil uzatmaktır.215

Câbir der ki: Bir seferde Hz. Peygamber ile beraberdik. Sahipleri azap gören iki kabrin yanında durarak şöyle buyurdu:

Bu iki kabrin sahibi azap görüyorlar! Oysa azap görmeleri pek büyük olmayan bir suçtan dolayıdır. Onlardan biri halkın gıybetini yapardı. Diğeri ise küçük taharetten korunmazdı.216

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) bir hurma dalı veya iki hurma dalı istedi. O dalları kırıp sonra her parçayı bir kabrin üzerine dikmeyi emretti ve şöyle dedi:
Bu iki dal yaş oldukça (kurumadıkça) onların azabı hafifletilir.

Hz. Peygamber (s.a) Maiz b. Mâlik´i recmettiği zaman bir kişi yanındaki arkadaşına dedi ki: ´Bu (Maiz), köpeğin ansızın ölmesi gibi öldü!´ Hz. Peygamber, bu iki kişi beraberinde olduğu halde bir leşin yanından geçti ve o iki kişiye dedi ki:

Şu leşi parçalayıp yeyiniz!

Onlar ´Ey ALLAH´ın Rasûlü! Biz leş mi yiyelim?´ dediler. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:
İkinizin, müslüman kardeşinizin ölüsünden yemiş olduğunuz şey, bu leşten daha pis kokuyor.217

Ashâb-ı kirâm birbirlerine rastladıkları zaman birbirlerini güler yüzle karşılar, gıyablarında konuşmazlardı ve bunun, amellerin en faziletlisi olduğunu ve bunun aksini yapmanın da münafıkların âdeti olduğunu bilirlerdi.
Ebu Hüreyre der ki:

Kim dünyada müslüman kardeşinin etini yerse, ahirette ona o müslümanın eti yaklaştırılır ve kendisine ´Diri iken onun etini yediğin gibi ölü iken de ye!´ denir. O da mecbur kalarak yer. Böylece geveler, tiksinir, bağırır ve yüzünü buruşturur.218

Bu söz aynı zamanda Hadîs-i merfû olarak da rivayet edilmiştir.

Rivayet ediliyor ki iki kişi, Mescid-i Haram´ın kapılarından birinin önünde oturuyordu. Daha önce kadınlığa özenen, fakat o anda o kötü âdeti terkeden biri onların yanından geçti. Onlar arkasından ´Onda kadınımsı hareketlerden bir şeyler kalmış!´ dediler ve o sırada namaz için kamet getirildi. O iki kişi içeri girdi. Halkla beraber namaz kıldılar.

Söyledikleri söz onların kalbinde ´Acaba gıybet oldu mu, olmadı mı?´ diye bir merak vesilesi oldu. Bunun üzerine ikisi Atâ´ya gelip hâdiseyi anlattılar. Atâ ikisine de yeniden abdest almayı, namaz kılmayı, eğer oruçlu iseler oruçlarını kaza etmelerini emretti.

Mücahid ´Azap olsun her ayıplayıcıya! Yüzlerine karşı dil uzatıcıya!´ (Hümeze/1) ayetinin tefsirinde şöyle dedi: ´Hümeze halka taneden kimse, Lümeze halkın etini yiyen kimse demektir´.

Katade der ki: ´Bize belirtildiğine göre kabrin azabı üç çeyrektir. Bir çeyreği gıybetten, bir çeyreği koğuculuktan ve bir çeyreği de sidikten korunmamaktan gelir!´

Hasan Basrî şöyle demiştir: ´ALLAH´a yemin ederim ki gıybet, mü´min kişinin nâmını ifsad hususunda cüzzam´ın ceseddeki tahribatından daha süratlidir´.

Birisi şöyle demiştir: ´Biz selef-i sâlihîn´e yetiştik. Onlar ibadeti oruç tutmakta ve namaz kılmakta değil, dillerini halkın ırzından tutmakta görürlerdi´.

İbn Abbas şöyle demiştir: ´Sen, arkadaşının ayıplarını belirtmek istediğin zaman onun yerine kendi ayıbını belirt!´

Ebu Hüreyre şöyle demiştir: ´Sizden bir kimse müslüman kardeşinin gözündeki çöpü görür de kendi gözündeki merteği görmez!´

Hasan Basrî şöyle demiştir: ´Ey Âdemoğlu! Sen imanın hakikatini ancak sende mevcut olan bir ayıptan dolayı halkı ayıplamayı terkettikten sonra elde edebilirsin. Ancak o ayıbın ıslahına başlayıp nefsinde bulunan o ayıbı ıslah ettikten sonra elde edebilirsin. Bunu yaptığın zaman senin meşguliyetin, nefsin hakkında olur. ALLAH nezdinde kulların en sevimlisi böyle olanıdır´.

Mâlik b. Dinar şöyle anlatır: ´´Hz. İsa (a.s) beraberinde havariler olduğu halde bir köpek leşinin yanından geçti. Havariler ´Bu köpeğin kokusu amma da fena´ dediler. İsa (a.s) ´Onun dişinin parlaklığı ne de güzeldir´ diye karşılık verdi. Sanki İsa (a.s) bu sözüyle havarileri, köpeğin gıybetini yapmaktan bile menediyor ve onların ALLAH´ın mahluku hakkında güzelden başka birşey söyle-memelerine dikkatlerini çekiyordu´´,

Ali b. Hüseyin başkasının gıybetim yapan bir kişiyi dinledi ve şöyle dedi: ´Gıybetten kaçın! Çünkü gıybet, insan köpeklerinin katığıdır´.

Hz. Ömer şöyle demiştir: ´ALLAH´ın zikrinden ayrılmayın! Çünkü onda şifa vardır. Halktan bahsetmekten sakının! Çünkü o hastalıktır´.
ALLAH Teâlâ´dan, ibadetine yönelmek için tevfîkini talep ederiz.

208)Müslim
209)Müslim, Buhârî
210)İbn Ebî Dünya, İbn Hibban
211)Ebu Dâvud
212)İmam Ahmed, İbn Ebî Dünya
213)İbn Ebî Dünya, Ebu Dâvud
214)İmam Ahmed
215)İbn Ebî Dünya
216)İbn Ebî Dünya, Ebu Abbas Değulî
217)Ebu Dâvud, Nesâî
218) İbn Merduveyh

 
Alt 02-02-2009, 15:13   #6
Kullanıcı Adı
Duygu'Seli~
Standart
Gıybet´in Anlamı ve Tarifi

Gıybet duyduğu zaman insanın hoşuna gitmeyen, gıyabında yapılan konuşmadır. Söylemiş olduğun şey, ister bedeninde, ister nesebinde, ister ahlâkında, ister fiilinde, ister zihninde, ister bün-yesinde olsun hiçbir fark yoktur. Hatta elbisesinde, evinde ve bineğinde bile hoşuna gitmeyen bir eksikliği belirtsen yine gıybet olur.
Bedene gelince, gözündeki zayıflığı, şaşılığı, başındaki kelliği, boyunun kısa veya uzunluğunu, renginin siyahlığı ve sarılığını belirtmek gibidir. Nasıl olursa olsun, kişinin kendisiyle vasıflanabileceği düşünülen ve söylenildiği takdirde hoşuna gitmeyen her söz gıybete dahildir.

Nesebe gelince, ´Babası Nebtî (çiftçi, ziraatçı) veya Hindli´dir´ veya ´hasis´ veya ´ayakkabı tamircisi´ veya ´çöpçü´ gibi kişinin hoşuna gitmeyen herhangi bir vasfını söylemendir.

Ahlâka gelince, ´O kötü ahlâklıdır, cimridir, gururludur, riyakârdır. Fazla öfkeli, korkak, âciz, zayıf kalpli, mütehevvir ve benzeri ahlâklıdır!´ demek de gıybettir.

Dil ile ilgili fiillerine gelince, ´O hırsız, yalancı, içkici, hain, zâlim, namaz hususunda gevşek, zekât hususunda küstah veya güzel rükû yapmaz, güzel secde etmez, necasetlerden korunmaz veya anne ve babasına karşı itaatkâr değildir veya zekâtı yerine sarfetmiyor veya zekâtı güzelce taksim etmeyi beceremiyor veya orucunu kadınlarla müstehcen konuşmaktan, gıybet yapmaktan, halkın namusuna saldırmaktan korumuyor´ demek de gıybettir.

Dünya ile ilgili fiiline gelince, ´O az edeplidir. Halk hakkında küstahtır veya hiç kin senin kendi üzerinde hakkı olduğunu görmediği gibi, kendi nefsinin herkeste hakkı olduğunu sanar veya fazla konuşur. Fazla er, fazla uyur. Uyku vakti olmayan vakitlerde uyur, uygun olmayan yerlerde oturur´ demek de gıybettir. Elbisesinde ise ´Onun yenleri pek geniştir. Eteği uzun, elbisesi kir-lidir´ demek de gıybettir. Bir grup ´Din hususunda gıybet yoktur. Çünkü din hususunda başkasını kötüleyen bir kimse ALLAH´ın kötülediğini kötülüyor demektir. Bu bakımdan başkasını günahlarıyla zikredip o günahlarından dolayı kötülemek caizdir´ demişler ve delil olarak şu rivayeti öne sürmüşlerdir: Hz. Peygamber´e (s.a) bir kadından sözedilerek onun fazla saliha ve fazla oruç tutan olduğu söylendi. Fakat ´kadın diliyle komşularına eziyet veriyor´ da denildi. Hz. Peygamber de cevap olarak şöyle buyurdu:
O ateştedir.219

Yine Hz. Peygamber´in yanında başka bir kadından söz edilerek, onun cimri olduğu söylendi. Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurdu:
Böyle olduktan sonra onun hayrı nerede kalır?220

Bu (kadının cimri olduğuna dair) söz, bozuk bir sözdür. Çünkü ashâb-ı kirâm, Hz, Peygamber´den ahkâmı sormaya muhtaç olduklarından dolayı gelip Hz. Peygamber´e böyle şeyleri soruyorlardı. Onların gayeleri sözü edilen adamı tenkid değildi ve Hz. Peygamberin meclisinden başka bir mecliste de böyle bir şeye ihtiyaç yoktu. Bizim elimizdeki delil, ümmetin icmaıdır. Ümmet, başkasını, hoşuna gitmeyecek bir vasıfla anan kimsenin gıybetçi olduğunda ittifak etmiştir. Çünkü böyle bir kimse Hz. Peygamberin gıybet tarifinde belirttiği hükme dahil olur. Bütün bu konularda doğru olduğu halde gıybet eden bir kimse gıybetçidir, rabbine isyan etmiştir ve kardeşinin etini yemiş gibidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

-Gıybetin ne olduğunu biliyor musunuz?

-ALLAH ve Rasûlü daha iyi bilir.

-Gıybet kardeşinin hoşuna gitmediği bir vasıfla onu zikretmendir.

-Acaba benim dediğim kardeşimde varsa?

-Eğer senin dediğin kardeşinde varsa, onun gıybetini yapmış olursun. Eğer dediğin kendisinde yoksa ona iftira etmiş olursun.221

Muaz b. Cebel şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber´in yanında bir kişinin bahsi geçti. Ashâb ´O çok âciz bir kimsedir!´ dedi. Buna karşılık Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

-Siz kardeşinizin gıybetini yaptınız!

-Biz onda olanı söyledik!

-Eğer onda olmayanı söyleseydiniz kendisine iftira etmiş olurdunuz.222

Huzeyfe Hz. Âişe´nin şöyle dediğini rivayet eder: Hz. Âişe, Hz, Peygamber´in yanında bir kadından bahsetti ve dedi ki: ´O kısa boyludur´. Bunun üzerine Hz. Peygamber Âişe ye şöyle dedi:
Sen onun gıybetini yapmış oldun!223

Hasan Basrî şöyle demiştir: Başkasından bahsetmek üç kısma ayrılır:
1.Gıybet
2.Bühtan
3.İfk (iftira)

Bunların hepsi ALLAH´ın Kitabı´nda zikredilmiştir. Bu bakımdan gıybet; kişide olanı söylemendir, bühtan kişide olmayanı söylemendir. İfk ise, kulağa geleni söylemendir!
İbn Şîrîn bir kişiden bahsederken şöyle demiştir: ´O siyah kişi...´ Sonra ALLAH´tan bağışlanma diledi ve ´Ben gıybet yapmış olduğum kanaatindeyim´ dedi. İbn Şîrîn, İbrahim Nehâî´den bahsederken elini gözünün üzerine koyup öyle konuştu, kör İbrahim demedi.
Hz. Âişe şöyle demiştir: ´Sakın hiçbiriniz başkasının gıybetini yapmasın! Çünkü ben bir ara Hz. Peygamber´in yanında iken bir kadın için ´Şu kadın ne kadar da uzun etekli imiş!´ dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber bana dedi ki: ´At, at!´ Ben ağzımdan bir çiğnem et parçası çıkardım.224

219)İbn Hibban, Hâkim
220)Harâitî, {Mürsel olarak)
221)Müslim
222)Taberânî
223)İmam Ahmed, Ebu Dâvud, Tirmizî
224)İbn Ebî Dünya, İbn Merduveyh
 
Alt 02-02-2009, 15:14   #7
Kullanıcı Adı
Duygu'Seli~
Standart
Gıybet Sadece Dille Yapılmaz

Dil ile söylemek, ancak başkasına müslüman kardeşinin bir eksikliğini anlattığın ve hoşuna gitmeyen bir vasfını belirttiğin için haram olmuştur. Bu bakımdan ta´rizen kendisinden bahsetmek, açıkça kendisinden bahsetmek gibidir. Bu hususta fiil de söz gibidir. İşaret, îma, dudak bükme, göz kırpma, yazı, hareket ve maksadı belirten her türlü söz, açıkça söylemek gibidir. O halde bunların tümü gıybet ve haramdır,

Âişe vâlidemizin şu sözü îma ve işaret kısmındandır: Bizim evimize bir kadın geldi. Kadın gittikten sonra elimle kadının kısa boylu oluşuna işaret ettim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) bana şöyle dedi:
Kadının gıybetini yaptın!225

Başkasının durumunu hikâye etmek sûretiyle taklidini yapmak da gıybettir. Aksayarak yürümek veya kişinin yürüdüğü gibi yürümek gıybettir, hatta azap bakımından gıybetten daha şiddetlidir. Çünkü böyle yapmak, kişiyi anlatmakta daha tesirli olur. Hz. Peygamber, Hz. Aişe´nin başka bir kadının taklidini yaptığını gördü ve şöyle buyurdu:

Bana şu kadar şu kadar verilse bile yine de bir insanın taklidini yapmak beni sevindirmez!226

Yazı ile gıybet de böyledir. Çünkü kalem de bir dildir. Bir kitabın yazarı, belli bir şahıstan bahseden kitabında onun konuşmasını çirkin gösterirse gıybet olur. Ancak konuşmayı böyle göstermeye kendisini mecbur eden birşey bulunursa, o zaman hüküm değişir. Nitekim ileride bu bahis gelecektir. Müellifin ´bir kavim şöyle dedi´ demesi ise, gıybete dahil olmaz. Ancak gıybet, belli bir şahsa -ister diri, isterse ölü olsun- saldırmaktan ibarettir.
´Bugün bizim yanımızdan geçenlerin veya bizim gördüklerimizin bir kısmı´ demen gıybettendir. Yani eğer muhatabın bu ibareden belli bir şahsı anlarsa, gıybet olur. Çünkü mahzurlu olan, muhataba belli bir şahsı anlatmaktır. Anlatmakta kullanılan metod ve sistem değildir. Eğer muhatab o konuşmandan belli bir şahsı anlamazsa öyle konuşman caizdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) bir insanın herhangi bir hareketinden hoşlanmadığı zaman şöyle derdi:

Bazı kavimlere ne oluyor ki şöyle yapıyorlar?227

Hz. Peygamber isim söyleyerek eleştirmezdi. Senin ´Seferden gelenlerin bir kısmı, ilim iddia edenlerin bir kısmı´ demen, eğer belli bir şahsı anlatan karine varsa gıybet olur. Gıybet çeşitlerinin en çirkini, riyakar kurra´nın (okuyucular) gıybetidir. Çünkü bunlar maksatlarını salâh ve takvâ ehlinin tabirleriyle anlatırlar ki zâhirde gıybetten kaçındıklarını gösterip maksadlarnı anlatmış olsunlar! Bunlar cehaletlerinden dolayı iki fâhiş hareketi bir arada yaptıklarını bilmezler: Hem gıybet, hem riyakarlık!

Yanında bir insandan bahsedildiğinde ´Bizi sultanın huzuruna girmekle, dünyada müptezellikle imtihan etmeyen ALLAH´a hamd olsun!´ demek veya ´Hayânın azlığından ALLAH´a sığınırız. ALLAH bizi hayâsızlıktan korusun!´ demek de öyledir! Bu konuşmasından maksadı; başkasının ayıbını anlatmaktır. Fakat adamı (güya) dua tabiriyle zikrediyor. Bazen de gıybetini yaptığı bir kimsenin medhini gıybetten önce yapar ve der ki: ´Filan adamın durumu ne güzeldir. İbadetlerde kusur yapmazdı. Fakat kendisine, bir gevşeklik musallat olmuş. Hepimizin müptelâ olduğu sabırsızlık belasına müptelâ olmuştur!´ Böylece kendi nefsini zikreder. Oysa maksadı, onun zımnında başkasını kötülemek, kendi nefsini de, sâlih kimselere benzetmek sûretiyle övmektir. Böylece hem gıybetçi, hem riyakâr, hem de nefsini temize çıkarmış olur.

Dolayısıyla üç kötü davranışı bir araya getirmiş olur! Fakat cahilliğinden dolayı zanneder ki kendisi sâlih ve gıybetten korunan kimselerdendir ve bu sırra binaendir ki şeytan, câhillerle -ilimsiz olarak ibadete daldıkları zaman- oynar. Muhakkak şeytan onların yakasına yapışır, onları meşakkate sokar, hileleriyle onların amellerini yakıp kül eder. Onlara güler ve onlarla alay eder! Bir insanın ayıbı zikredildiği halde hazır bulunanlardan bazıları uyanıp da onu kavrayamaz. Bu bakımdan yapılan gıybeti anlamayan da anlasın diye ´SübhânALLAH! Bu ne kadar da acaib imiş!´ demek ve uyanmayan kişi kendisine kulak versin ve dediğini anlasın diye söylemek de gıybettendir. Böylece ALLAH Teâlâ´yı zikreder, onun ismini çirkin emeline ulaşmak için alet yapar. Oysa kendisi aldanmışlığından ve cehaletinden dolayı ALLAH´ı andığını sanarak
ALLAH´a karşı minnet eder ve ´Beni dostumuzun hakkında cereyan eden istihfaf üzdü. ALLAH´tan onun nefsini rahata kavuşturmasını isteriz´ der. Böyle söylemesine rağmen üzüldüğü iddiasında yalancıdır ve dua etmesinde samimi değildir. Eğer maksadı hakarete uğrayan kişiye dua etmek olsaydı, o duayı namazından sonra gizlice yapardı. Eğer adamın hakarete uğraması kendisini üzmüş olsaydı, adamın hoşuna gitmeyen şeyi açıklamak sûretiyle gıybetini yapmak da kendisini üzerdi.

Yine der ki: ´O miskin adam büyük bir belaya uğramış! ALLAH bizim de, onun da tevbesini kabul eylesin!´ Kişi bütün bu durumlarda dua ettiğini göstermesine rağmen ALLAH onun kalbindeki pisliğe muttali´dir. Onun gizli maksadını bilir. Fakat o cehaletinden dolayı, kendisinin, cahillerin açıkça günah işleyip cehaletlerinin gereğini yaptıkları zaman uğradıkları felâketten daha büyük bir felâkete maraz kaldığını bilmez. Benimsemek ve hayret etmek yoluyla gıybeti dinlemek de gıybettendir. Çünkü bu şekilde dinleyen bir kişi, gıybetçinin gıybet hususundaki keyfi artsın diye ve gıybette alabildiğine ileri gitsin diye onu şaşkın şaşkın dinler. Sanki o böyle davranmakla gıybetçinin içindekini söküp çıkarır ve şöyle demek ister: ´Hayret! Ben o adamın böyle olduğunu bilmiyordum. Ben onu şu ana kadar ancak hayırlı, sâlih bir kimse biliyordum. Ben onda senin söylediğinin tam tersi olduğunu sanıyordum. ALLAH bizi her türlü beladan korusun!´ Zira bütün söyledikleri ve hareketleri gıybeti tasdik etmektir. Gıybeti tasdik etmek de gıybetten başka birşey değildir. Hatta susan da gıybetçinin ortağıdır! Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur:

Gıybeti dinleyen, gıybetçilerden biri olur.228

Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer´den rivayet ediliyor ki onlardan biri arkadaşına ´Filan adam çok uyuyor!´ dedi. Sonra ikisi birden ekmeklerini yemek için Hz. Peygamber´den bir katık istediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber ´Siz katıklandmız!´ dedi. Onlar ´Bizim katıklanmadan haberimiz yok!´ deyince, Hz. Peygamber şöyle dedi:

Evet, siz kardeşinizin etinden yediniz!229

Dikkat ettiğinde, Hz. Peygamber´in ikisini birden suçladığını göreceksin. Oysa o sözü söyleyen sadece onlardan biriydi. Diğeri onu dinliyordu. ´(Maiz), köpeğin öldüğü gibi öldü!´ diyen bir kişi olduğu halde Hz. Peygamber ikisine birden şöyle dedi:
Şu leşten yeyiniz!

İkisini birden leş yemeye davet etti. Bu bakımdan gıybeti dinleyen de gıybetin günahından kurtulamaz. Ancak diliyle veya korktuğu takdirde kalbiyle gıybeti reddederse veya gıybet meclisin-den kalkarsa veya gıybetçinin konuşmasını başka bir konuşma ile keserse gıybetçi sayılmaz. Aksi takdirde günahkâr olur! Eğer gıybetçiye diliyle sus deyip de kalben onun gıybetini dinlemek istiyorsa, bu münafıklık olur. Kalben gıybeti çirkin görmedikçe münafıklıktan kurtulamaz. Eliyle susması için işaret etmek veya kaşıyla veya kirpikleriyle işaret etmek yeterli değildir. Çünkü bu işaretler bahsi yapılan kişiyi hakir görmek demektir. Aksine o kişiyi tahkir değil de tazim etmeli ve açıkça onu müdafaa etmelidir. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

Kimin yanında bir mü´min zelil ediliyorsa, o da kudreti olduğu halde o mü´mine yardım etmiyorsa, ALLAH onu kıyamet gününde insanların gözü önünde zelil eder (edecek).230

Kim (müslüman) kardeşinin bulunmadığı bir mecliste onun haysiyetini korursa, kıyamet gününde onun haysiyetini korumak ALLAH´a hak olur. Kim kardeşinin gıyabında onun
haysiyetini korur ve müdafaa ederse, o kimseyi ateşten azad etmek ALLAH´a hak olur.231
Gıyabında müslümana yardım etmek hususunda ve bunun fazileti hakkında birçok haberler vârid olmuştur. Biz bunları Sohbet Adabı ve Müslümanların Hakları bölümlerinde zikretmiştik. Bu bakımdan ikinci kez tekrarlamakla sözü uzatmak istemiyoruz.

223)İmam Ahmed, Ebu Dâvud, Tirmizî
224)İbn Ebî Dünya, İbn Merduveyh
225)İbn Ebî Dünya
226)Daha önce geçmişti.
227)Ebu Dâvud
228)Taberânî
229)Taberânî
230)İbn Ebî Dünya
231)Ahmed, Taberânî, (Ebu Derdâ´dan)
 
Konu Kapatılmıştır


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı




2007-2026 © Siyaset Forum lisanslı bir markadır tüm içerik hakları saklıdır ve izinsiz kopyalanamaz, dağıtılamaz.

Sitemiz bir forum sitesi olduğu için kullanıcılar her türlü görüşlerini önceden onay olmadan anında siteye yazabilmektedir.
5651 sayılı yasaya göre bu yazılardan dolayı doğabilecek her türlü sorumluluk yazan kullanıcılara aittir.
5651 sayılı yasaya göre sitemiz mesajları kontrolle yükümlü olmayıp, şikayetlerinizi ve görüşlerinizi " iletişim " adresinden bize gönderirseniz, gerekli işlemler yapılacaktır.


Bulut Sunucu Hosting ve Alan adı