![]() |
Konu nereden buraya geldi bilmiyorum ama..
Farkın farkına varmak şöyle bir şey; http://img41.imageshack.us/img41/603...ansonrakik.jpg http://img41.imageshack.us/img41/179...onrakikart.jpg VE GELİYORUZ BUGÜNE.. 25 EYLÜL 2009 SABAH'IN RÖPORTAJINI OKUMAYA BAŞLAR İKEN... : http://img38.imageshack.us/img38/882...fimodelimi.jpg -- Açtıtmayın ağzımızı.. Yeri gelince dağ ile fareyi de kıyaslarız. Dağ görünümlü fareleri de fâş ederiz. Susuyor isek, korktuğumuzdan yada karşıdakilar gibi cahilliğimizden DEĞİL. Bu böyle biline. |
Alıntı:
Vaktiyle ülkemizin rezil rüsva olduğu,bir çöl öküzünün karşısında kendisini savunamayan Erbakan'ın nasıl tepkiler aldığı tarihimizde var..Az araştırında,kim el pençe duruyor görün..;;) Konu dışı ama..Ehh yorumunuz kapak istedi hani.. :) |
ben o konuları hiç bilmiyorum..eğer söylenenler doğru haberse erbakan hoca yapasada eleştiririm..bizde ayrımcılık yok herkezin iyi yaptığı icraatlar alkışlanır kötü icraatlarda eleştirilir..rahat olun yani
|
Alıntı:
Hakk'ı da haklıyı da tebriki bilenlerdeniz biz hamdolsun. Karşıda bi aksaklık görünce salyayla saldırıp, kendisinden olunca köşe bucak saklanmaya çalışıp abudik gubudik yorumlar yapanlardan değiliz ya şükür.. Ancak diğer bi konuda "şüpheleriniz" vardı.. O kadar haşin şüphe ateşini, yakın bakalım şimdi içerinizde.. ;;) |
Erbakan’ın Kaddafi görüşmesi
Hani bir söz vardır: Yalancı, aşağı mahallede bir yalan uydurur; yukarı mahallede de bu yalanın yayıldığını görünce, kendisi de, kendi yalanına inanmaya başlar. Bazı basın organlarının tavrı, bu örneğe benziyor. 6 sene önce, Libya gezisiyle ilgili olarak, Erbakan hakkında bir yalan uydurdular, şimdi kendileri de inanmaya başladılar. Değilse, her fırsatta ısıtıp ısıtıp servise sunmanın ne anlamı olabilir? Bizim basının bazı kronik hastalıkları var. Meselâ, çok verimli ve başarılı geçen Erbakan’ın Libya gezisini her fırsatta diline dolar, olayı çarpıtarak kamuoyunu manipüle eder. Bu konuyu çok sık gündeme getirdikleri için Libya’da yaşananları tahlil etmeye çalışalım. Libya’da neler oldu?Muhterem Erbakan, 54. Hükümetin Başbakanı olarak, Ekim 1996’da Mısır, Libya ve Nijerya’yı kapsayan bir gezi programı düzenlemişti. Libya ziyaretinin amacı ise şuydu:Türkiyeli müteahhitlerin Libya’dan oldukça yüksek alacakları vardı.Bu para uzun süredir ödenmiyordu.Müteahhitlerin bu konuda istekleri vardı.Libya’daki Türk Müteahitler Birliği Başkanı Barlas Turan şöyle diyordu: “Refah-Yol hükümetinden çok umutluyum. Erbakan’ın Libya’daki itibarı sebebiyle, sorunlarımızı çözeceğine inanıyoruz.” (03.09.1996 tarihli gazeteler) Erbakan da bu paraların tahsili için Libya’yagitmişti.Erbakan Libya’da Kaddafi ile görüştü. Kaddafi’nin mizaç ve psikolojik yapısını bütün dünya biliyor. Görüşme sırasında Kaddafi, bazı patavatsızlıklar sergiledi. Erbakan Hoca Kaddafi’yi dinledi ve söyle diklerine cevap verdi,yanlışlarını düzeltti, susmadı, kendine güvenen üslupla Türkiye’ nin onurunu korudu.Müteahhitlerin haklarını gündeme getirdi,alacakları tahsil etti.O günlerde basında çıkan şu haber bunun ispatıydı:“Müteahhitler Libya’dan 15 milyar dolar kazan dı lar“Erbakan’ın Mısır,Libya ve Nijerya gezisi sayesinde Afrika ile köprü kuruldu.” (09.10.96) Olay manipüle ediliyor Bütün bu güzel gelişmeler dururken, basın Kaddafi’nin tutumuna kafayı takmış, bu olayı bahane ederek hükümete ve Erbakan’a yüklenmeye başlamıştı. Bu başarıyı görmeyip ayrıntıya takılmaktan başka nasıl izah edilirdi? Amaç ise hükümeti yıpratmaktı. İş adamları da basının bu tutumundan rahatsız olmuştu. Sakıp Sabancı konu ile ilgili şu açıklamayı yapmıştı: “Hükümetin yıpratılmasını bekleyenler yanlış yapıyor.” (17.11.1996) Mehmet Barlas da daha gezi öncesi başlatılan kampanya karşısında olayı “işin anasını unutup danasına takılmak” olarak nitelendirerek şunları yazıyordu: “1974 sonrasında, Amerikan ambargosu yediğimiz zaman, Türk askerî uçaklarına yedek parçalar Libya’dan gelmedi mi?1980’lere girerken, Türkiye’nin ihracatçıları ve müteahhitleri, ilk provalarını Libya’da yapmadı mı?Hiç unutmayalım.” (Sabah,29.09.1996) Erbakan, Libya gezisinde tam bir devlet adamı olgunluğu göstermiş, Kaddafi’ye kabadayı üslubuyla cevap verme hafifliğine düşmemiş, fakat susmayan, kendine güvenen ve ikna eden yaklaşımıyla devlet onurunu korumuştu. Aslında bu gerçekleri basın da biliyor. Fakat, gerek husumet, gerekse seviyesiz siyasi rekabet sebebiyle hakikati gizliyorlar. Hatta bu çevrelerin kendi aralarında, Erbakan’ın başarılarına iç geçirdiğini de görürsünüz. Daha kısa bir süre önce Yalçın Pekşen, “Gardrop Dinciliği” başlıklı yazısı içinde Erbakan’a yapılan haksızlık konusunda şöyle yazmıştı: “Kaddafi’nin çadırında yaşananlar ise, -hakkını yemeyelim- onun değil, Kaddafi’nin patavatsızlıklarıydı.” (Akşam, 27.1.2002) Erbakan Türkiye’nin önünde gidiyor Uluslararası ilişkiler uzmanı Prof. Dr. Bener Karakartal, “Erbakan’ın başarıları ve devlet adamı olgunluğu”nu Afrika gezisi sonrası verdiği bir mülakatta şunları söylemişti: “Erbakan Türkiye’nin bir adım önünde yürüyor. Türkiye’nin Erbakan’dan öğreneceği çok şey var. Türk demokrasisi şu anda Erbakan’ın gerisinde yürüyor.Siz hiç Erbakan’ın “kavgaya kavga ile cevap” verdiğini gördünüz mü? Sinirlilik ve hırçınlıkla bütün vaktini diğer parti liderlerine sataşarak geçirdiğini gördünüz mü? Türkiye’de siyasetin içine sürüklendiği tüm “sinirlilik ve gerginlik” ortamına rağmen Erbakan kavganın dışında ve üstünde yer almaktadır, polemiklere girmemektedir. Ve hepsinden önemlisi tebessümü ve güleryüzlülüğü ile Erbakan Türk siyasetçilerine demokrasi dersi vermektedir. İşte demokrasinin ta kendisi budur. (Millî Gz,30.11.96)Bütün bu gelişmeler ortada iken, bazı basın kuruluşlarının Erbakan aleyhinde yerli yersiz kampanya yürütmesi,hiçde anlaşılabilir bir tutum değildir.Sanki bu anlayıştaki basın için başarılı olmak suç.Türkiyemizin güzel günlere ulaşması için vargücüyle çalışmak affedilmez birşey!(Şakir T,22.01.2003,MilliGz) |
Erbakan hoca o gun ülkemi hem küçük düşürdü,hem kendisini küçük düşürdü,hemde gönül verenlerini.vede paramızı alma gibi bi şey söz konusu olmadı...çünki özalda gitmişti onada vereceğiz demişti kaddafi ve vermedi..yedi yuttu paraları..
boşuna reklam yapıyorsun musap..o gün abdullah gül olmasaydı tum perişan olmuştuk..allahtan abdullah gül kaddafiyi ikna etti..hasan hüseyın ceylanı basın toplantısı yaparken azarladı abdullah gül ve olayı hafif sıyrıklarla atlatmamızı sağladı.. bazı şeyleri taraflı olarak başarıymış gibi göstermek kimseye bi şey kazandırmaz..libya gezisi tam bir fiyaskoydu...allah şahit.. |
Alıntı:
İlk sözünde iki mana var biri kafirlere karşı şiddetli olmak ikincisi onlarla dost olmamak... Bu demek değil ki kafiri gördüğün yerde öldür ya da kötü davran,yahut dost olmayacaksın diye onlara adaletsiz davranacaksın,iyilik etmeyeceksin diye bir mana çıkmaz buradan... İkinci sözü zaten çok açık Allahın kafirlerin düşmanı,Müminlerin'de dostu olduğunu söylüyor bu kadar açık konuşuyor.. "alçak,kalpazanlar" sözünü kullanmasınamı içerlediniz..? Allahu teala'da "Belhum adal" Hayvandan daha aşağılar buyuruyor kafirler hakkında bir başka ayette'de pisliğe benzetiyor kafirleri anormal değil yani Mevlananın sözleri... Bu bizde Yahudiye,Hristyana kötü söz söyleyeceğiz anlamına gelmiyor Mevlana hazretleri büyük insan ne söyleyip neye işaret edeceğini çok iyi bilir... Peygamberimiz Şeytana bile sövmeyin derken bizim ne haddimize..! Hala mana karmaşası yaşıyoruz daha ilk mesajlarım'da; "Size kötülük yapana,iyilikle muamele ediniz" Hadisi Şerifini yazmıştım... Ve beşeri diyalogları(dostluk hariç) desteklediğimi söylemiştim... Peygamberimiz onlarla ticaret yapmış,konuşmuş,beşeri ilişkilerde bulunmuş benmi bunlara karşı çıkacam..? Ama yeri gelmiş Peygamberimiz; "İmanın temeli Müslümanı sevmek,kafiri sevmemektir"(Ahmed ibni Hanbel) buyurmuştur... Bundan neyi anlıyoruz onlara savaş dışında kötü davranmayacağız,iyi davranacağız adaletli olacağız,islamı tebliğ edeceğiz, ama sevmeyeceğiz,dost olmayacağız... Hz.Ömer (r.a) bile kiliseye giriyor rahiple konuşuyor kötü davranmıyor,ama bir başka zaman yanında bir Hristyanı çalıştıran bir Müslümana "Sen Allahın"Yahudileri,Hristyanları dost edinmeyin"ayetini duymadınmı..? Allahın alçalttığını yükseltme,Allahın zelil ettiğine ikram etme vs.." diye bir ton fırça atıyor sahih hadiste geçiyor bu... Ben diyaloğa karşı değilim gerekirse kliseye'de girer islamı tebliğ ederim,Ehli Kitap komşum olsa bir şey ikram edeceğim zaman ilk önce onun kapısına gider ona ikram ederim(Çünkü Peygamberimiz öyle yapmamızı istiyor) ben buna karşı değilim araya "dinler arası diyalog"(!) girmediği sürece... Hristyanlar'da diyalog yapıyor biz niye yapmayalım demişin sence Hristyanlarla senin yaptığın diyalog aynımı...?? Siz onlarla diyalog yaparken Hristyanlığı kötülüyormusunuz..? Onları kandırmaya çalışıyormusunuz..? Hayır.. Siz onların Peygamberine Kutsal kitabına inanmıyormusunuz..? İnanıyorsunuz... Sizin amacınız Hristyanlığı yok etmek mi..? Peki onların ki ne..? Adam geliyor Türkiye'ye İslamın iciğine,ciciğine kadar öğreniyor misyoner evi açıyor oraya gelen cahil Müslümana; "Sizin kutsal kitabınız kaç ayet..? diye soruyor.. Müslüman'da ne yapsın garibim bilmiyor "6666" ayet diyor..... Misyoner'de ona hayır seni kandırmışlar 6666 ayet değil bak diyor elinde ki Kuranı Kerim mealini ona veriyor say diyor... Bana güvenmiyorsan git bir camiye orada ki Kuran mealine bak diyor... Adam evinde ki kuranı kerime bakıyor camiye gidiyor ordakine bakıyor harbiden'de 6666 ayet yok sayıyor,sayıyor 6300 küsür çıkıyor... En sonunda caminin İmamına soruyor "Hocam Kuranı Kerim kaç ayet diyor..?" Hoca'da 6666 diyor oda bilmiyor ki:) bunu bilecek ilme sahip değil... "Peki Hocam ben saydım 6666 ayet değil evde'de saydım yine değil diyor..?" İmam'da "Olurmu hiç öyle şey yanlış saymışındır"diyor yok hocam kaç defa saydım yanlış değil dese de İmam onun şüpeci olduğuna hükmediyor ve daha fazla ilgilenmiyor... Peki sonra ne oluyor..? kafasında ki bu şüpeyi cevaplaya bilecek birisini bulamıyor ve malesef imandan oluyor... İçiniz'de bilmeyen olabilir ne demek yani Kuranı Kerim 6666 ayet değil mi diye sakın sizde şüpelenmeyin ha (: Bunu Dini bölüm de açıklamak gerek aslında,Bunun bir ton örneği var Türkiye'de... Hristyan misyonerin derdi 3 Dinin diyalog için de olması birbirinden faydalanması değil ki İslamı yok etmek..! Benim Peygamberime,Benim Kitabıma inanmıyor ki diyalog kursun... Papanın derdi 3 Dinin barış içinde birbirinin benzer taraflarını bulup aynı paydada birleşmek değil ki bütün Asyayı,Afrikayı Hristyanlaştırmak..! Kendisi söylüyor bunu, yerine geçen yenisi eskisinden daha beter zaten... |
Alıntı:
Örnek olarak bana misyonerin yaptığı yazmışsın.Bunun konu ile alakası yok.Çünkü ''diyalog'' dediğimiz buluşmalarda sokaktaki adam değil ilim sahibi alimler katılır.Diğer dinlerinde temsilcileri katılır sorunlara çözüm üretilir. Mesela komünizmin ya da modernizmin dini yıkıcı etkileri vardır.Bu tehlike sadece İslam için değil diğer dinler içinde geçerlidir.Bunun için ne yapabilirizi konuşabilir oradaki insanlar. Konuyu sürekli olarak Hristiyanlar şöyle yapacak amaçları bu diye yorumluyorsun.Ön şart olarak İslam'ı kabul etsin diyorsun.Sen hristiyanın dinini kabul ediyor musun masaya otururken?Hayır. Anlamadığım konu şu Hristiyanlardan niye korkuyorsun?Sürekli Hristiyanın ne yapacağını konuşuyorsun.Birazda İslam için ne yapılabilir diye düşün.Burada tebliğ şansı vardır.Sen bir dini zorla bir insana kabul ettiremezsin.Böyle serbest bir alanda anlata anlata insanların ilgisini çekebilirsin. Benim Peygamberime,Benim Kitabıma inanmıyor ki diyalog kursun... Böyle bir cümle kurmuşsun.Sen bir yabancıya dinini anlatmadan önce kabul et mi diyorsun?Böyle bir mantık olabilir mi? Bu diyaloglar sayesinde diğer inanç sahiplerinin kafasındaki Müslüman şeklini değiştirmek mümkün olur.Bir örnek vereyim ; Vatikan'da diyalogla görevli bir akademisyen papaz Konya'da kaldığı birkaç ay içinde komşularından gördüğü iyiliği, güzel ahlakı örneklerle açıkladıktan sonra "Müslümanları ben böyle gördüm, onlar kana susamış insanlar değil" dedi. (Hayrettin Karaman'ın sitesinden alıntı) Hatta ben sana diyalog nasıl olur örneğini vereyim : Toplantıda iki taraftan üniversite hocaları ve din adamları vardı. Genel konu da inananlar arasında diyalogun gerekliliği ve faydaları idi. Sorulara geçildiğinde bir Hıristiyan dinleyici "Siz müslümanlar Hz. İsa'nın Tanrı'nın oğlu olduğuna inanıyor musunuz? İnanmıyorsanız diyalog nasıl olacak?" diye sordu. Bizden bir hoca ona özetle şu cevabı verdi: Bize göre Hz. İsa bir peygamberdir, Tanrı'nın oğlu değildir. Siz O'nun oğlu diye inanıyorsanız bu inanç aramızdaki farklı noktalardan birini teşkil eder, ancak bu ve benzeri farklı inançlarımıza rağmen bir araya gelebilir, dünyanın ortak problemlerine çözüm arayabilir, birbirimize inanç dayatmadan barış ve huzur içinde yaşamanın yollarını ve usulünü araştırabiliriz.... Bir müslüman dinleyici "Tanrı'nın oğlu" kavramının tevhide aykırı ve şirk olduğunu ileri sürerek bunun Hıristiyan temsilciler tarafından açıklanmasını istedi. Tebliğine İslam selamı ile başlamış olan, Pakistan'da görevli bir Hıristiyan din adamı şu cevabı verdi: "Bu çok zor bir soru, uzun boylu konuşmayı gerektirir, ancak kısaca söylemek gerekirse bu "baba-oğul" meselesi bizim bildiğimiz, insanlara mahsus bir ilişki mahiyetinde değildir, manevi ve mecazidir, Allah birdir, oğul kavramı bu birliğe aykırı olmayacak bir yorum içinde kabul edilir..." (Hayrettin Karaman'ın sitesinden alıntı) Son olarak görüşmelerden sonra katılımcı Hristiyanların görüşünü söyleyeyim ; Toplantıya dinleyici olarak katılan Hıristiyanlar "İslam'ı ve müslümanları daha yakından tanımakla çok yararlandıklarını" ifade ettiler. Bakın bu sayede insanların İslam'a karşı olan önyargılarını yok etmek mümkün. |
Alıntı:
Şimdi sen bunları yazmışsın, şöyle bir okudum... Benim söyleyeceklerime gelince: “Kur’an’ın bir çok ayeti bunu söylüyor, yani “Peygambere iman edin” demiyor.” (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog sh 37) “Bütün insanların Müslüman olmaları dinin, Kur’an’ın hedefi değildir. Kur’an’ın hedefi, din özgürlüğüdür.” (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog sh 41) “Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın” ayetini “herkes Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” şeklinde anlayamayız. Bence “din özgürlüğünün sağlanacağı ortam sağlanıncaya kadar savaşın” şeklinde anlamalıyız." (H. Karaman, a.g.e sh 40) “Kur’an gelin ey ehl-i kitap bir ilkede denkleşelim; bir birimizi rab edinmeyelim…” diyor. Dikkat edin, bu ayette “Muhammedun Rasulullah” yok.” (Fethullah Gülen, Hoşgörü ve Diyalog İklimi sh 241) “Mühim olan Tevhid’dir: Kelime-i Şehadetde Hz. Muhammedi (a.s) kabul etmek şart olmayıp, bir kemal mertebesidir.” (Ahmet Şahin, Zaman Gazetesi, 17.04.2000) vs. vs... o kadar çok varki böyle sözler; hangisini iktibas edeceğimi şaşırdım diyebilirim. Benim niyetim zeminsiz bir tartışmaya meydan vermek değildir. Fakat, işte , buyrun burdan yakalım; bu sözleri bana açıklayacak olan var mıdır? Zaten Hayrettin Karaman beyin sapık görşleri Cübbeli Ahmet Hoca tarafından sabitlenmiştir, kendisi diyalog diyalog derken bakın ne gibi bir çizgiye varmıştır... Peki Müslüman olmanın ne farkı kaldı; İslam'ın üstünlüğü nerde? O vakit "her din eşit, herkes Allah'a iman ediyor.. İslam'dan Hristiyanlığa geçsem , ne fark edecek.. " diyerek geçen kardeşlerimde vardır; araştırın lütfen. Hz.Muhammed(s.a.v)'e saygı duymayan ve hakaret eden Papa'ya diyalogçular ses çıkardı mı, "ümmet" kavramı öldürülüyor, bunu anlatmaya çalışıyoruz.. Küresel barışa doğru giderken, hani diyalog isteyen kardeşlerim; ümmetin hali ortada, bir tesiriniz oluyor mu? şen şakrak gel diyaloga diyemeyiz. Ben ne söylerseniz,inanmıyorum. Masum değil bu diyalog, Rabbim doğruyu göstersin inşAllah.... |
Konu diyalog istişaresine müsaittir, bu nedenle Erbakan Hocama kaydırılmamasını istiyorum...
Diyalog noktasındaki şikayetlerimize cevaplar bekliyorum, vesselam. |
Alıntı:
Bir konuşmamda "İslam, Müslüman olmayanları tek seçenek olarak İslam'a girmeye davet etmiyor, Müslüman olmayı kabul etmeyenlere -onlara yönelik koruma, hizmetler ve askerlikten muafiyet karşılığında- bir vergi vererek İslam ülkesi vatandaşı (dâru'l-islam halkı) olmayı teklif ediyor. Bunu da kabul etmez, savaş halinde ısrar ederlerse bu takdirde savaşa izin veriyor" demiştim. Daha sonra bu konuşmayı okuyanlardan bazıları buna itiraz ettiler, "Gayr-i Müslimler Müslüman olmaya çağırılırlar, kabul etmeyenler ise kılıçtan geçirilirler" dediler. Böyle bir hükme Kur'an, Sünnet ve fıkıh kitaplarını okuyarak ulaşmak mümkün olmadığına göre "bunu nereden çıkardıklarına" şaşırmıştım. Aşağıda konu ile ilgili olarak büyük İslam hukuk alimi Serahsî'nin el-Mebsût isimli eserinin Siyer (devletler umumi hukuku) bölümünden bir özet sunacağım: Hz. Peygamber devrinde ve İslam'ın geldiği coğrafyada yaşayan Arab müşrikleri ile İslam'dan dönenler dışında kalan "Yahudi, Hristiyan, Mecusi ve putperestler Müslüman olmayı kabul etmezlerse kendilerine cizye (yukarıda açıklanan baş vergisi) vererek İslam ülkesinde, oranın vatandaşı olarak yaşamaları teklif edilir. Müslüman olmayı reddeden muharib gayr-i Müslimlere –savaşmadan önce- bu ikinci seçeneği teklif etmek farzdır; çünkü savaşın bitmesi ve barış içinde yaşamanın mümkün olması -ki, istenen budur- bu usul ile elde edilebilmektedir. Gayr-i Müslim topluluklar bu ikinci teklifi kabul ederlerse "bizim ülkemizin halkından olurlar (yasîrûne min ehl-i dârinâ", muâmelât alanında (toplumun tamamına ait hukukta) onlar da Müslümanlar gibi olurlar, bu hukuka uyarlar, aile, miras, şahsın hukuku, iman ve ibadetler gibi konularda ise kendilerine ait hukuka ve kurallara tâbi olurlar. İfadelerini özetlediğim kitabın müellifi yaklaşık bin yıl önce yaşamış, ona bu satırları yazdıran din de yaklaşık onbeş asır önce gelmiş; o devirlerde ve daha sonraları diğer din mensupları "Ya bizim dinimize girersiniz veya size aramızda yaşama hakkı tanımayız" derlerdi, başka dinlerden olanlar şöyle dursun, "Katolik, Protestan" gibi, dini bir, mezhebi farklı olanlara bile hayat hakkı tanımazlardı. http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Def...yrettinKaraman öyle insanların laflarını başını sonunu kesip cımbızla alırda hüküm verirseniz yanılısınız tabi ki |
“Mühim olan Tevhid’dir: Kelime-i Şehadetde Hz. Muhammedi (a.s) kabul etmek şart olmayıp, bir kemal mertebesidir.”
(Ahmet Şahin, Zaman Gazetesi, 17.04.2000) bakalım Ahmet hoca bu yazısında ne demek istemiş gelen itirazlar üzerine bu yazıda iyice açıyor işte o yazı Ehli kitapla ittifak ettiğimiz temel doğrular Bakara Suresi ayet 4'te, müminler tarif edilirken, "Hem Kur'an'a, hem de Kur'an'dan önceki İlahi kitaplara iman ederler." diye tarif ediliyor. Bu sebeple biz müminler de hem Kur'an'a, hem de Kur'an'dan önceki İlahi kitaplara iman ediyor, onları tebliğ eden tüm peygamberleri de tasdik ediyoruz. Çünkü o peygamberlerin tebliğ ettikleri kitaplarda tüm insanlığın değişmeyen doğruları vardır. Bu değişmeyen doğrular: "Allah'a iman, peygamberlere iman, meleklere iman, öldükten sonra tekrar dirilerek ahirette hesap vermeye iman." Bunlar semavi kitapların ittifak ettikleri bir bakıma amentüleridir. Zaten peygamberler (teferruatta ayrılsa da) temel doğrularda ittifak ederler. Bir peygamberin söylediğini diğeri tekzip değil teyit eder. Nitekim Türkiye Diyanet Vakfı'nın 11 kişilik ilim heyetine hazırlattığı İslam ilmihalinde, tüm dinlerin ittifak ettiği bu temel doğrular şu ifadelerle dikkatimize sunulmaktadır: - "İslam'a göre ilk peygamberin tebliğ ettiği din ile daha sonra gelen peygamberlerin ve son Peygamber Hz. Muhammed'in tebliğ ettiği din, temel nitelikleriyle aynıdır! Allah'a iman, peygamberlik müessesesi ve ahiret inancı hepsinde vardır!.." s. 10. Evet, bunlar semavi dinlerin hepsinde de değişmez doğrulardır. Bir bakıma ehli kitabın değişmeyen amentüleridir. Bizler de bu amentüde müttefikiz. "Ehli kitapla Amentüde ittifakımız var." derken de bu değişmeyen doğruları saymıştım geçmişteki bir yazımda. Çünkü biz de Allah'a, peygamberlere, meleklere, ahirete iman ediyoruz. Yani ehli kitapla bu değişmez doğrularda ittifak ediyoruz. Ancak ehli kitabın bazılarının bu doğruları tarif ve tavsif ederken yanlışa düştüklerini de görüyor, Allah'a babalık, peygambere de oğulluk ve krallık sıfatını isnat etmeleri gibi yanılgılarına da şahit oluyoruz. Onlardan bazılarının bu gibi yanlış tarif ve tavsiflerinin doğrusunu anlatma görevi de yine bize düşüyor. Uzaktan seyirci kalma yerine yaklaşıp kendi doğrularımızı anlatma imkanı aramamız icap ediyor. Bunun için de diyaloğa, konuşmaya ihtiyaç oluyor. Zaten atasözünde, "İnsanlar konuşa konuşa anlaşırlar, hayvanlar da vuruşa vuruşa uzaklaşırlar." deniyor. Bizler konuşa konuşa anlatmayı tercih ediyoruz, vuruşa vuruşa uzaklaşmayı hizmet telakki etmiyoruz. "Siz konuşa konuşa bir şey anlatamazsınız!" diyenlere de "Siz de konuşmaya konuşmaya bir şey anlatın öyle ise..." diyerek kendi mantıklarıyla baş başa bırakıyor, bir konuşma örneği arz ediyoruz burada sizlere: Hoca Efendi konuşuyor: - Amerika'da İslam'a çok saygılı bir Hıristiyan din adamı ile konuşuyorduk. "Bizim gençler kiliseden kaçıyorlar." dedi. Ben de, bizde camiye giden ve oruç tutan gençlerin sayısında artış olduğunu söyledim. O devam etti. "Bizim gençler arasında çok bunalım var. Doğrusu, böyle bir neslin karşısında Tanrı'nın yerinde (!) olmak istemezdim!.." dedi. Ben de, "Allah ile kul arasındaki münasebet açısından sizin konumunuzda olan bir insana, böyle bir cümleyi yakıştıramadım!.." dedim. Bu konuşmamız üzerine o zat alicenap davrandı: "Allah'tan çok af dilerim, sürç-ü lisan oldu!.." dedi. Hoca Efendi konuyu şöyle bağlıyor: "Bu insanlar kendi nesillerinden endişe ediyorlar. Bizim misyonerlik yapmamıza gerek yoktur. Kendimizi doğru ifade etme fırsatı bulalım o bize yeter!.." Evet, bütün mesele burada, kendi doğrularımızı ifade etme fırsatı bulabilmektedir. Diyalog bize bu fırsatı veriyorsa bunu değerlendirmek aklın, mantığın icabı olsa gerektir. 15 Mart 2005, Salı |
ayrıca hayrettin karaman hocanın cübbeli gibi adamlara cevabıda bu yazılarında buyrun
http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Def...yrettinKaraman http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Def...yrettinKaraman http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/Def...yrettinKaraman hayrettin karaman hoca bu yazılarında cübbel igibilere cevap veriyor hocanın yazılarını adam gibi okusanız cübbelinin bahsettiği şeylerin hiçbirini söylemiyor adama cübbeli gibi adamlar okuma özürü olduğundan her şeyi yanlış anlıyor |
"Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin." Mâide Sûresi: 5:51
Sual: Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur'ân'da nehiy vardır. http://www.risaleinurenstitusu.org/t.../muna/b454.gif Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz? Cevap: Evvelâ: Delil kat'iyyü'l-metîn olduğu gibi, kat'iyyü'd-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur'ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me'haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir. Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir. Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san'atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san'atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san'atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin! Bediüzzaman Said Nursi |
Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin" nedemek ?
SORU: "Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz o onlardan olur. Şüphesiz Allah, zalim kavmi doğru yola iletmez."(Maide,51) Kur'an-ı Kerim , Yahudi ve Hristiyanları dost edinmeyin derken , siz ise buna muhalif davranıyorsunuz? El-CEVAB : Kur'anın bu hükmüde, yine siyak ve sibak bütünlüğünde ele alınmadığında, yanlış anlam çıkarmalarda adetten olmakta ve sanki Kur'anı Kerim bütün Yahudi ve Hırsitiyanları dost edinmeyin şeklinde algılayanlar olabilmektedir. Merhum Elmalı Hamdi Yazır bu Ayeti Kerime için bakın Tefsirinde ne diyor: 'Yahudi ve hıristiyanları dostlar edinmeyin. Onlara velî olmayınız değil, onları velî tutmayınız, itimat edip de yâr tanımayınız, yardaklık etmeyiniz. Velâyetlerine, hükümlerine yardımlarına müracaat etmek, mühim işlerin başına getirmek şöyle dursun, onlara gerçek bir dost gibi tam bir samimiyetle itimat edip de kendinizi kaptırmayınız. Özetle onları dost olur sanıp da yakın dostlarınız gibi sıkı fıkı beraberliklere dalmayınız, tuzaklarına düşmeyiniz, isteklerine iştirak etmeyiniz. Görülüyor ki 'Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız' buyurulmamış, 'Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz' buyurulmuştur. Çünkü 'Allah sizi, din hakkında sizinle savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayan kimselere iyilik etmekten, onlara adaletli davranmaktan men etmez.' (Mümtehine, 60/8 ) buyurulmuştur. Şu halde müminler yahudi ve hıristiyanlara iyilik etmekten,dostluk yapmaktan, onlara âmir olmaktan yasaklanmış ve men edilmiş değil, onları dost edinmekten, yardaklık etmekten yasaklanmışlardır.' Yani özetle: Görülüyor ki 'Yahudiler ve hıristiyanlara dostlar olmayınız' buyurulmamış, 'Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyiniz' buyurulmuştur. 'Dost edinmek' ile 'Tebliğ niyetli dost olmak' arasındaki Farka VURGU yapıyor, 1-) Haram olan 'Dost edinmek': Onlara her türlü sırrınızı paylaşmak, sıkı-fıkı bir ilişki içinde olmak, onlardan gelen her habere hemen itimat etmek ve onlara yardaklık etmek yasaklanırken, 2-) Helal olan 'Dost olmak': İslamı temsil ve tebliğ noktasında Diyalog kurmak, onlara adaletle hükmetmek, iyilik yapmak olarak sıralayabiliriz. Şayet, bu hususu böyle anlamamış olursak, bazı Ayeti Kerimler arasında -haşa- çelişki meydana gelmiş olurki, bu ise Kur'ana değil, Diyalog karşıtı kardeşlerimize münhasır bir vasıftır: Maide 5: '. Kendilerine kitap verilenlerin yiyecekleri size helal olduğu gibi,............ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu hür kadınlar, zina etmeksizin, gizli dost tutmaksızın, namuslu bir şekilde mehirlerini ödediğiniz takdirde, size helâldir.' Yani, Ayeti Kerime ile, EHL-İ KİTAB tan kız almak ve onların yediğinden yemek yemek Helaldir. Şimdi şayet (Maide:51) de geçen Dost edinmeyi, Elmalı ve diğer tefsirciler gibi anlamaz ve HER KAFİRİ DÜŞMAN addedersek, o zaman Kuran-ı Kerim hem Kafir Ehl-i Kitabın kızını bir eş olarak almaya ruhsat verirken, hemde Düşman olmayı öğütlemiş olurki, o zaman -haşa-Kuranı çeliştirmiş oluruz. Doğrusu tabiki Elmalı Hamdi Yazır'ın merhumun dediği gibidir. Konuya bir de Bediüzzaman Hazretlerinin bu Ayeti Kerimenin Tefsiri ile devam edelim : Bediüzzaman Hazretleri , Kur’anda men edilen “Yahudi ve hristiyanlarla dost olmayın (Maide, 5/51) Ayeti Kerimesinin tefsirinde , “Delil, katiü'l-metin olduğu gibi katiü'd-delalet olmak gerektir,” diyerek, yahudiler ve hıristiyanlarla diyalog ve dostluk kurmanın yasak olduğuna dair delilin Kur’an’ın ayetleri gibi sağlam bir metne dayandırılmasına rağmen, kastedilen anlamın kesin olmadığını belirterek , Yahudi ve Hristiyanlarla dost olmaya men değil , tahrif olan yahudilik dini ile yine tahrif olan hristiyanlık dinine dost olmaya nehy olduğunu belirtmektedir. Şayet bu Ayeti Kerimeyi böyle bir anlam verilmemiş olunursa , yine Bediüzzamanın “Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!” ifadesinde dediği üzere , Ehl-i Kitab hanımları ile evlenmeye ruhsatı belirten (Maide .5/5 ) Ayeti ile çelişeceğine vurgu yapmaktadır. Çünkü , hem dost edinmeyin hemde Hanımları ile evlenmenizde bir sakınca olmaz anlayışı , Kur’anın siyak ve sibak bütünlüğünü zedelemektedir. Tefsirin devamında , Asr-ı Sadet döneminde, İslamın yeni nuzülü ile meydana gelen yeni bir Manevi inkılabat olduğundan, Sahabeyi Kiram bütün kıstaslarını bu noktadan yapmaktalardı , ve bu Din noktasında muhabbet veya düşmanlık beslerlerdi . Buna istinaden , Asrı Saadet döneminde gayri müslimlere muhabbette bir nifak endişesi vardı . Ancak , günümüzde yaşanana inkılabat manevi değil bir nevi medeni ve dünyevi bir inkılabat olduğundan , kıstas olarak medeniyeti nazara almak esastır. Zaten , gayri müslimlerin çoğu da dinlerine bağlı olmadıklarından , onlarla dost olmak , hem medeniyet ve gelişmişlikleri noktasına hemde Dünyevi Barış ve Huzurun temini içindir. Bundan dolayı , Kur’andaki nehiy bunun kesinlikle kapsamamaktadır ! (Münazarat, Sayfa 71) Ayrıca diyebilirizki , Hıristiyan ve Yahudilerle Dost olmayı nehy , tümü ile dost olmayı nehy şeklinde algılayanlar , Kur'anın şu Ayetlerini görmemezlikten geldiklerine üzülerek şahit olmaktayız : Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 8,) “Zulmedenleri hariç, ehl-i kitap ile en güzel olan şeklin dışında bir tarzda mücadele etmeyin ve onlara şöyle deyin: “Biz, hem bize indirilen kitaba, hem size indirilen kitaba iman ettik. Bizim İlah’ımız da sizin İlah’ınız da bir ve aynı İlah’tır ve biz O’na gönülden teslim olduk.” (Ankebut, 46) De ki: “Ey ehl-i kitap, sizinle bizim aramızda aynı olan bir kelimeye gelin: Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; Allah’ı bırakıp da, kimimiz kimimizi rabler de edinmesin.” (Âl-i İmrân, 64) Yazar Dr. Emin Şimşek |
Alıntı:
.... Bak Montenegro kardeşim, iktibaslarıma karşılık yazılar vermişsin... Görüyorum ki, yine aynı kapıya çıkıyoruz. Ben kişiler arası diyalog olur, "dinler arası diyalog" diye birşey söz konusu olamaz diyorum. Allah katında "tek" din "İslam"dır... "İnneddini indallahul İslam" "tek" kelimesine dikkat lütfen. Neden "Son" din değilde , "tek" din. Kimki dinler arası diyalogta ısrar ederse, bu gerçeğin dışına çıkmış olur, çünkü "başka din" yoktur ki dinler arası diyalog denilsin. Biz tebliğe,İslam'ı kişilere anlatmaya karşı değiliz, tebliğ en güzel yoldur. Fakat gel gelelim, İslam dininde tebliğ,cihat yaparken taviz verin diye bir ayet hadis mi var, biz bilmiyoruz. Lütfen ayet yahut hadis gösterin, muvazaa kabul eden bir din midir İslam ? Dinler arası diyalog , Hz.Muhammed(s.a.v)'i es geçip, Allah noktasında birleşmektir; ve İslam dininin "tek" değil, "son" din olduğunun kabul edilmesidir.. Bu taviz değil midir, en barizinden tavizdir bu. Galiba, ince çizgimiz bu,ve bu noktada diyalog su kaçırıyor. Dinler arası diyalogu savunan büyük şahsiyetlerin sözlerine bakınız, durumun ne derin bir sapıklık içerdiğini anlarsınız. Biz işin boyutunun sapıklığa varmasına sinirleniyoruz. Tamam, amentüde ittifakımız var, fakat Muhammedun Resullah noktasında "rahmet nazarı" ile bakmalıyız diyen bir ziniyete karşıyız. Bunlar tehlikeli düşünceler, birazcık okuyun. Boş konuşmuyoruz . vesselam. |
“Herkes kelime–i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve ıslah etmelidir. Hatta kelime–i tevhidin ikinci bölümüne, yani “Muhammet Allah’ın resûlüdür” kısmını söylemeksizin sadece ilk kısmını ikrar eden kimselere rahmet ve merhamet nazarıyla bakmalıdır...”
(Fethullah Gülen, Küresel Barışa Doğru. S. 131) bakınız: http://tr.fgulen.com/a.page/hayati/inceleme/a4809.html Taviz değilde nedir, hemde kabul göremez bir taviz.. söyleyecek sözüm yok. |
Buyrun bunuda açıklayınız lütfen :
“Kadınların başlarını örtmesi iman meselesi ölçüsünde önem arzetmez. Allah’a karşı kulluk, umumi manada kulluk ölçüsünde önem arzetmez bunlar. Teferruata ait meseledir. Nitekim, Allah’a iman meselesi Mekke’de Efendimize tebliğ edilmiş, namaz meselesi orada bize farz kılınmış, daha sonra da zekât bize farz kılınmış. Ama tesettür meselesine gelince biraz farklı. Zannediyorum Peygamberliğin 16. ve 17. senesinde müslüman kadınların başları açıktır. Temel meseleler varken, teferruatla uğraşılmamalı.” (Fethullah Gülen) http://tr.fgulen.com/content/view/2257/141/ İslâm dininde tesettür kesinlikle farzdır. Allah-u Teâlâ Nûr sûresi 31. ve Ahzâb sûresi 59. Âyet-i kerime’lerinde tesettürün farz olduğunu beyan buyuruyor. öyleyse, tesettür başörtüsü bir "teferruat"tan mı ibaret yani ? |
Mahmut Ustaosmanoğlu Hz.nin müellifi olduğu Ruhul Furkan Tefsiri'nde geçen ifade: d) Bu kadar büyük hakikatler ortadayken zamanımızda din konusunda yetkili GEÇİNEN birilerinin çıkıp, "Takribül edyan (Dinler arası diyalog)" dan bahsetmeleri ne kadar ASILSIZ bir iddiadır. ... .... ..... ( En'am suresi 163.ayet tefsirinden... ) |
İmam Rabbanî Hz.: Mektubat (163. mektubunda) ,diyalog konusunda şunlar yer alıyor:
“Allah’u Tealâ’nın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü Teâlâ’ya ve O’nun Peygamberin’e (a.s) düşman olmaya kadar sürükler. Bir kimse, kendini Müslüman sanır, Kelimei tevhîdi okur, inanıyorum der ve Müslüman olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun Müslümanlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz. Hattâ, büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahü teâlâ, hepimizi, nefislerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun! Böyle kâfirlerle meşveret etmek, işleri onlara danışıp onların sözü ile hareket etmek, bu din düşmânlarına kıymet vermek olur. Hem de, onları çok yükseltmek olur. Onlardan yardım, şifâ beklemek ve hele onlar vâsıtası ile duâ ve ibâdet etmek boşuna uğraşmaktır. Mümin sûresinin 50 ayeti kerimesinde ve Rad sûresinin 14. ayeti kerimseinde meâlen, (Kâfirlerin duâları ancak dalalettir) buyuruldu. Yanî, İslâm düşmânlarının duâları kabûl olmaz, hiç fâide vermez. Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan duâları Allahü teâlâ hiçbir zamân kabûl etmez. Böyle duâların Müslümanlara fâidesi olmaz. Yalnız bu sûretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, duâ ederken, putlarını, Allah’ın düşmânlarını araya korlar. Onlardan düâ beklemenin kötülüğünün çirkinliğinin nereye kadar uzandığını, Müslümanlığın temelinden yıkılıp, kokusunun bile kalmayacağını buradan anlamalıdır.” Şimdi büyük velinin sözlerine bakıyorum ve düşünüyorum , İftarda papazlara dua yaptırmak ve “ortak inanışımız Allah olsun” deyip de Hz. Muhammed’i (as) çevrim dışı gayretlerine şahit olsaydı ne derdi ne düşünürdü acaba ? Ya Rabbi sabır.. |
Sizlere 1949′larda Necip Fazıl’ın dönemin diyalogcularına yazdığı bir makaleyi aktaracağım. Dinler arası diyalogun mazisinin bayağı bir eski olduğunu, her dönem kendine bir taşeron seçtiğini, ama diyalogun misyonundan ve manasından asla taviz vermediğini görmek şahsen bizi hiç şaşırtmadı.
Kovadis? Türk Ocağı merkezine Patrik Athenagoras’ı davet eden Hamdullah Suphi Tanrıöver… Başlığının altında “doğruya doğru, eğriye eğri” ölçüsünü taşıyan, fakat hakikatte doğruya eğri, eğriye doğru demekten başka bir şiar taşımayan (Vatan) gazetesinin geçen Pazar günkü sayısında, baş sahifenin baş köşesini süslettiği şekilde, sözde memleket münevverlerini Patrik cenaplarının mihveri etrafında halkalandıktan sonra, aynı (Vatan) gazetesine göre aynen şöyle hareket buyurmuşlardır: “Hamdullah Suphi Tanrıöver, bundan sonra, Patrik Athenagoras’ın gösterdiği yakınlıktan bahisle, Türk milletinin dinler ve milletler arasında yakınlık istediğini, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğundan da eski bulunduğunu, Bizansın bir yadigarı olduğunu ve aramızda konuşulan eğlencenin yabancı gelmediğini, tek emelin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğunu, her iki milletin tarih bakımından çok eski olduklarını belirtmiş ve büyük mazinin mahfuz kalacağını söylerek şöyle devam etmiştir: - Kendilerinin işgal ettikleri makam çok büyüktür. İnandıkları ve inandığımız yolda bütün Ortodoks aleminin faaliyette bulunması için, manevi nüfusları en büyük amil olacaktır!“ Heeeeey, heeeeey, heeeeey, müslüman Türk topluluğu!!! “Türk Ocağı” gibi bir yaftanın altında veya maskenin arkasında, bu sözler senin yüzüne nasıl söylenebiliyor? Cedlerinin raşedar şehadet parmakları halinde göklere uzattığı minarelerle çevrili, İslamın Bizansa karşı tarihi zafer beldesinde, bir Hamdullah Suphi Tanrıövmez, resmen ve alenen, Patriğin manevi sahabetine nasıl sığınır, Patrikhanenin Osmanlı İmparatorloğu’ndan eski olduğunu niçin söyler, Bizansın bir yadigarı olduğunu ne yüzle telaffuz eder, aramızda konuşulan Eğlencenin yabancı olmadığını, yani ana dilimiz gibi bizden olduğunu ne cesaretle iddia eder ve tek emelinin Türkiye topraklarında müşterek bir kültür kurulması olduğu lafile acaba neyi kasdeder? Patriklik makamını “çok büyük” sözüyle tazim eden Tanrıövmez, farkında mıdır ki, bu sözleri o da harp ve düşmanlık mevsiminde bulunmak şartı ile, ancak Türk düşmanı bir Yunanlı söyleyebilir? Amerika’daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allah’ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malum Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür? Bütün maskeleri, bütün nesepleri ve iç yüzleri ile beraber çekip göstermek için, taraflardan tek bir karşılık bekliyoruz! Tanrıövmezin evinde, böyle bir beynelmilelcilik cereyanının ilk kadrosunu çizen toplantının (Vatan) sütunlarında gördüğümüz fotoğrafında, meşhur avdeti Ahmet Emin Yalman’ın da manevi Bizans İmparatoru Haşmetlü 1. Athenagorasın solunda yer aldığını kaydetmek, davanın renk tonunu belirtmek bakımından faydalıdır! Kovadis Tanrıövmez? Hiç olmazsa “Türk milleti dinler arası yakınlık istiyor!” tarzında bir iftira selahahiyetinden ve (Türk Ocağı) oyunundan vazgeç de, git dilersen kendine “Tanrıöver” in Eğlence karşılığını ruhanilik ismi olarak seç ve Türklük, Türkçülük iddiasını başkalarına bırak! Yunanlılar, asılları kendilerinden olduğu halde, başımızda tuttuğumuz ve temsilciliğine göz yumduğumuz sizin gibi insanlar yüzünden mi yoksa, Türk çocuklarını hor ve hakir görmeye yeltendiler? Necip Fazıl Kısakürek 27 Mayıs 1949 Hücum ve Polemik (Büyük Doğu Yayınları, Eylül 1992 baskısı, sf:115-117) Dikkat edelim, o zamanda bu diyalog hareketi vardı, ve Üstad cevabı veriyor. Amerika’daki dinler arası kongreye iştirak vesilesi ile Patriği tanıyan Hamdullah Suphi, yoksa Patriğin maiyetinde, Peygamber ve Şeriat farkı ihtilafını kaldırıp, sadece Allah’ın varlığı ve birliği üzerine müesses yeni bir din sevdasında mıdır ve bunun için mi eski ve malum Türk Ocakları Reisi cübbesine bürünmeye lüzum görmüştür? |
Şimdi yazdıklarımı,iktibas ettiğim önemli şahsiyetlerin sözlerini şöyle bir tartın, sonra kanaat getirin lütfen... diyalog neymiş ne değilmiş, İslam dininde diyalog var mıdır, varsa ne boyuttadır ? vesselam.
|
Ellerine sağlık Zeynebim olay budur (:
|
Alıntı:
Diyalog ile Hıristiyanlık ve Yahudilik meşrû gibi gösterilmiş olunuyor. “Dinlerarası Diyalog” tabiri ile diğer dinler meşrûlaşmış oluyor şeklinde gelen eleştiriler oluyor. Bu konudaki düşüncelerinizi arz eder misiniz? Dinlerarası diyalog yapanlar, biz sadece meşrû veya hak dinlerle diyalog yapıyoruz diye bir iddiada bulunmuyorlar. Diyaloğun gayesine uygun olarak, dünyada barışın gerçekleşmesi için meşrû ve -gayr-i merşrû demek doğru değil- bir Müslüman için hak olmayan dinlerle de, yani din mensuplarıyla da diyalogda bulunur. Ve bu diyalog, hak olmayan dinleri hak din kabul etme demek değildir. Diyalog yapanlar, her dini olduğu gibi kabul eder. O dini olduğu gibi kabul eder ve bu diyalog neticesinde kendi dinini birinci elden doğru bir şekilde anlatma imkânı elde eder. Sizin soruda açık söylemediğiniz ama benim çok karşılaştığım bir soruya bu münasebetle cevap vereyim: “İnne’d-dîne indellâhi’l-İslâm” (Âl-i İmrân, 19) “Allah katında hak din, İslâm’dır.” âyetinden hareketle din deyince İslâm dini akla gelir, öyleyse diğer dinlere “din” denmez. Siz dinlerarası diyalog diyerek, diğer dinleri de hak din, meşrû din kabul etmiş oluyorsunuz? diyorlar. Böyle diyenler kendilerine göre diyalog aleyhinde çok önemli bir delil buldukların ve çok önemli bir şey söylediklerini zannediyorlar. Halbuki; İlâhiyat Fakültelerinde “Dinler Tarihi” diye bir anabilim dalı var, bu işin bir sürü profesörü var. Bu meslektaşlarımızın hiçbirisi, dinler tarihi deyimi yanlış, çünkü tek din vardır, o da İslam’dır demiyorlar. Evet o işin uzmanları dinleri, semavî-gayr-i semavî, hak dinler-bâtıl dinler, ilkel dinler, çok tanrılı dinler vb. çeşitlere ayırıyorlar. Bazıları buna da itiraz edip, o profesörler de hata ediyor diyebilirler. Ama bu tenkidi yapanlar katiyyen şartlanmışlar ve Kur’an âyetlerini de bilmiyorlar. En azından herkesin ezbere bildiği Kâfirûn suresini dikkatle okusalardı, böyle bir itirazda bulunmazlardı. Evet bu sûrede bizzat Allah, Mekkeli putperest müşriklere-kâfirlere, “leküm dîniküm veliye dînî” “O halde sizin dininiz size, benim dinim bana.” buyuruyor. Yani Allah o kâfirlerin dinine bile “din” diyor. Öyleyse, diyalog yapanlar, aslı hak olan, ama bugün tahrif edildiğine inandıkları dinlerin mensuplarıyla görüşmelerinde ve onların dinlerine din demelerinde ne mahzur olsun. Veya onlarla görüşmelere “dinlerarası diyalog” demekle onları nasıl ve niçin meşrulaştırsınlar ki! http://www.akpartiforum.com/images/s...ser_online.gif http://www.akpartiforum.com/images/s...reputation.gif http://www.akpartiforum.com/images/s...ons/report.gif prof.dr.davut aydüz |
Alıntı:
İmam-ı Rabbani Diyaloğa karşımıydı ? (163.Mektubun tahlili) http://www.gencadam.net/images/M_images/printButton.png http://www.gencadam.net/images/M_images/emailButton.png Yazar Dr. Emin Şimşek Pazartesi, 31 Ekim 2005 SORU : İmamı Rabbani Hazretleri , Mektubat isimli eserinin 163.Mektubunda Kafirler ile “….konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur” diyerek Kafirlerle konuşmayı bile doğru bulmamaktadır. Halbuki , siz Diyalog diyor ve İmamı Rabbani gibi bir Zat-ı bile hafife alıyorsunuz….. İmamı Rabbani ayrıca , “Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan düâları Allahü teâlâ hiçbir zemân kabûl etmez.” Derken , siz İftara davet ediyor ve onlara dua ettiriyorsunuz…. El-CEVAB : İmam-ı Rabbani Hazretleri , Hicri bininci yılın Müceddidi Bir Kutubtur. Kendisinin bu yöndeki tesbitleri elhak doğrudur , bizim gibi “küçük” insanların bu konuda İmam-ı Rabbani gibi büyük insanlardan öğrenecekleri çok şeyler vardır , yeter ki bu Büyük Zatları doğru anlıyalım: Bahse konu 163.Mektub’un Ana Başlığı :” İslâm ile küfrün birbirinin zıddı, tersi olduğunu, İslâm düşmânlarını sevmemeği bildirmekdedir” şeklinde başlamaktadır. Dolaysıyla mektubun içeriğini birazdan tahlil edeceğimiz üzere , Kafirler’in tümü değil , onlar içinde İslama açıktan saldıran ve düşmanlık izhar eden , İslamı alay konusu yapan, Müslümanlara zulmeden Kafirlerin kast edildiğini rahatlıkla anlıyabiliriz : İzninizle 163.Mektubtan bazı paragrafları birlikte inceliyelim : 1-) “Kur’ân-ı kerîmde, Tevbe sûresinin yetmişüçüncü âyetinde meâlen, (Ey yüce Peygamber! Kâfirlere ve münâfıklara karşı cihâd et! Onlara sert davran!) buyuruldu. Hulk-i azîm sâhibi olan, çok merhametli olan Peygamberine, [İslâm dînine ve müslimânlara saldıran] kâfirlerle cihâd etmeği, onlara karşı sert davranmağı emr ediyor. Bundan anlaşılıyor ki, islâma saldıranlara sert davranmak da, hulk-ı azîmdir….....“İslâma izzet vermek, kıymetini artdırmak için, küfrü ve kâfirleri ya’nî İslâm dînine ve müslimânlara saldıranları kötülemek, onları aşağı tutmak lâzımdır…. onlarla birlikde bulunmak, konuşmak, görüşmek de, onlara kıymet vermek olur…… Allahü teâlânın dînine saldıranlar ile arkadaşlık etmek, onlarla görüşmek, insanı Allahü teâlâya ve Onun Peygamberine “aleyhissalâtü vesselâm” düşman olmağa kadar sürükler. Bir kimse, kendini müslimân sanır. Kelime-i tevhîd okur. İnanıyorum der. Müslimân olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münâfıklarla görüşerek, konuşarak onun müslimânlığı, îmânı saf ve temiz kalmaz.” Dikkat edilirse , İslama saldıran Kafirlere karşı sert davranmaktan bahsediyor ki , elhak Ayet bunu emrediyor. Yoksa , “Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara (kafirlere) iyilik yapmanızı ve onlara adil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 8) Ayetinin belirttiği üzere , Müslümanlara saldırmayan ve savaşmayan kafirlere karşı iyilik yapmak emredilmektedir. İmam-ı Rabbani gibi bir Zat’ın Bu Ayetin ihtiva ettiği mananın aksini iddia etmesi beklenemez. 2-) “Hindistândaki islâm düşmânlarının azgınlarını görüyoruz. Müslimânlarla alay ediyorlar. Müslimânları kötülüyorlar. Ellerine fırsat geçerse, güçleri yeterse, müslimânlara her işkenceyi yaparlar. Hattâ hepsini öldürürler. Yâhud onları dinden, îmândan ayırırlar. İslâm terbiyesini, ahlâkını, hayâsını, şerefini yok ederler. O hâlde, müslimânların bu azgın kâfirlere uymamaları, bunlardan sakınmaları, bunlara aldanmamaları, bunun için Allahü teâlâdan hayâ etmeleri lâzımdır……… İslâm düşmânlarını, Allahın emrleri ile alay edenleri, halâle, harâma aldırış etmiyenleri zararlı bilmelidir. Bunları aşağı tutmalıdır. Bunlara yardımı dokunan her hareketden sakınmalıdır……………… Hindistândaki müslimânların islâm dînini ve müslimânları yok etmeğe çalışan kâfirlerle sevişmeleri olmuşdur…. Bir kimsenin müslimân olmasına alâmet, İslâm düşmânlarını tanıması, onlara aldanmaması, sözlerini dinlememesidir…….. müslimânların kendileri ile alay eden kâfirleri pis ve zararlı bilmeleri lâzımdır. Böyle bilince, onlarla arkadaşlık yapmazlar, sevişmezler, onlardan sakınırlar. Onlarla birlikde bulunmakdan nefret ederler.” Bu paragraftada görüleceği üzere , Müslümanlara Zulmeden , alay eden , işkence yapmaya eğilimli ve İslam’ı yok etmeye çalışan kafirlere vurgu yapılmıştır ki ; buda bir nevi Ankebut Suresi 46.Ayet-i Kerimesine bir vurgu yapmaktadır . “İçlerinden zulmedenleri bir yana, ehl-i kitapla ancak, en güzel yoldan mücadele edin…...” Evet zulmedenler bu Kategoriden istisna edilmekle , zulmetmeyen ve bir arayış içinde olan Kafirlerin aynı Statüde değerlendirilmemeleri istenmektedir. Çünkü , umulurki , iman ile müşerref olurlar ! 3-) “Mü’min sûresinin ellinci âyetinde ve Ra’d sûresinin ondördüncü âyetinde meâlen, (Kâfirlerin düâları ancak dalâletdir) buyuruldu. Ya’nî, İslâm düşmânlarının düâları kabûl olmaz, hiç fâide vermez. Kâfirler, papazlar vâsıtası ile yapılan düâları Allahü teâlâ hiçbir zemân kabûl etmez. Böyle düâların müslimânlara fâidesi olmaz. Yalnız bu sûretle o dinsizlere bir kıymet verilmiş olur. Onlar, düâ ederken, putlarını, Allahın düşmânlarını araya korlar”İfadelerde görüleceği üzere , İslama düşmanlık besleyen papazlara vurgu yapılarak , 163.Mektubun Genelinde anlatılmak istenen Kafirler içinde İslama düşmanlık besleyen sıradan insanda tutun , Papaz veya Rahiblere kadar herkesim kastedilmiştir. Çünkü , “De ki: Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda ortak olan bir söze geliniz. Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi eş tutmayalım ve Allah'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilâhlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, deyin ki: 'Şahit olun biz müslümanlarız'. (Ali İmran,64) “ Ayet-i Kerimesinin manasına ters olmuş olur .Burada şöyle bir soru akla gelebilir “ İslam’a düşmanlık beslemeyen Papazlarda mı var ve madem beslemiyorlar neden Müslüman olmuyorlar ?” Bugün Hırsitiyan Alemi içinde , kendisini Hırsitiyan olarak tamamlamasına karşın , Hz.Muhammed (SAV) ‘e iman eden ve tüm Hıristiyanları Kur’anın Tevhid inancına davet eden Katolik Profesör (1) ve Kardinaller (2) vardır. Şimdi bunları aynı Statüde değerlendirmek bu insanları Küfür cephesine dahada yaklaştırmak olur! Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri , Aynı tasnifi Avrupa’lı Kafirler için yaparken sert bir dil ile hitab ettiği ikinci Avrupa’dan bahsediyor : “Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum. Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, beşerin saadeti bu ikisiyledir , senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!" (3) diyerek , hakiki Hıristiyanlıktan feyizlenen ve toplumsal Hayata gerek San’at gerek adalet ve gerekse Hakkaniyeti uygulayan , ve bu doğrultudaki Din ile birlikte Fen İlimlerini kendine Rehber edinen Avrupaya bu sert mülahazalarının dışında tutmuştur ! Yine ikinci Avrupa’ya seslendiği bir başka yerde : “Ey sefahet ve dalâletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi birtek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî hâleti hediye ettin. “ şeklinde hitab etmiştir.(4) Kafirleri bir tutmamasının sebebini ise şu veciz ifadelerle anlatıyor : “Nasıl ki her Müslümanın her sıfatı müslüman olmadığı gibi , her bir kafirinde her Sıfatı ve San’atı kafir olması gerekmez “(4) Yani , bir Kafirin Müslüman bir sıfatına veya bir San’atına karşı muhabbet beslenmesinde bir sakınca olmadığını belirtmiştir. Netice olarak diyebiliriz ki ; İmamı Rabbani Hazretleri , bu Mektubunda İslamı tebliğ noktasında kafirlerle veya Ehl-i Kitab papaz -hahamlarla görüşülmesine karşı değildir ! Tebliğe karşı olmasını beklemek zaten mümkün değildir ! Onun karşı çıktığı husus , İslamiyet ile alay eden , Müslümanlara düşmalık eden ve saldıran, islam’a hayat hakkı vermeyen kafirlere sert davranmak , onlarla hatta görüşmemektir , çünkü onların iman etme ihtimalleri yok denecek kadar zayıftır ! Diğer yandan İmam-ı Rabbani Hazretlerinin , Papaz veya Hahamlara İslamı Tebliğ etmeyin şeklinde Mektubatında veya diğer eserlerinde bir yaklaşımda yoktur ! Dolaysıyla , 163.Mektubun Dinlerarası Diyaloğa muhalif bir yanı yoktur ! -------------------------------- (1) http://www.gencadam.net/content/view/187/57/ (2) http://www.gencadam.net/content/view/150/39/ (3) Lem'alar, Sayfa 119 (4) Lem'alar, Sayfa 120 (5) Münazarat, Sayfa 71 |
Alıntı:
Tesettür "furuat"mıdır ? http://www.gencadam.net/images/M_images/printButton.png http://www.gencadam.net/images/M_images/emailButton.png Yazar Dr. Emin Şimşek Pazartesi, 31 Ekim 2005 Soru: Tesettür füruattır sözü ile ne kasdedilmiştir? Hocaefendi, hiçbir yazısında, tesettürün farz olmadığını, Allah'ın bir emri olmadığını söylemiş değildir ! Diğer yandan, "tesettür furuattır" cümlesi eksik aktarılmış bir cümledir aslı şu şekildedir: http://www.zaman.com.tr/2005/05/16/protesto.jpg 'İman esasları yanında Tesettür furuattır ' Bu cümle aslında Ehl-i Sünnet İtikadınında bir prensibidir ! Usul İlminde, gerek İbn-i Abidin ve diğer Ulemanın İslamın Genel Hükümlerini (Akaid) ikiye ayırdığını görmekteyiz: 1-) Usul'e ait hükümler: Buna göre 'lâ ilâhe illallah; Muhammedün Rasûlullah' başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah'a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Yani, hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır 2-) Furuata ait hükümler: Namaz, oruç, hac, zekât ve tesettür gibi diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Furuata ait hükümler, usule ait hükümler üzerine bina edilir. Bu açıdan denilebilir ki, usûlün olmadığı yerde, sistemli fürûdan bahsetmek mümkün değildir. Ancak fürûât demek, Türkçemizde anlaşıldığı şekliyle 'olmasa da olur' gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir. Bu konuya isterseniz küçük bir örnek ile tenvir etmeye çalışalım: Siz terazinin bir kefesine imanı, diğer kefesine farz olan tesettürü koyarsanız, iman kefesinin ağır bastığına şahit olacaksınızdır! Çünkü, Allah katında en önemli esas İmandır! Peki, bu tesettürün önemsiz veya ehemmiyetszi olduğu anlamına gelirmi? Hayır gelmez, sadece İmanın Allah katında ne denli büyük bir Konumunun olduğuna bir işarettir! Tesettür emrini, bu esaslar çerçevesi içinde incelediğimizde, önce onun hicretin yedi veya sekizinci yılı; yani peygamberliğin yirminci senesinde farz olduğunu görürüz. Bu demektir ki, İslâm'ın ilk yirmi yılında kadınlar, cahiliye dönemindeki giysilerini devam ettiriyorlardı.. Burada, hikmet-i teşri açısından dikkati çeken en önemli husus, teşride meselelere ehemmiyet sırasına göre yer verilmesi ve öncelik tanınması ya da geriye bırakılmasıdır. Bu itibarla da, gönüllere 'lâ ilâhe illallah' hakikatinin yerleştirilmesi en önemli mesele olduğu için, öncelik ona tanınmıştır. 13 yıllık Mekke dönemindeki nâzil olan hemen bütün âyetler ve Allah Rasûlü'nün metluv, gayri metluv bütün tebliğatı hep bu mevzu etrafında örgülenmiş gibidir. Öyleyse bizim de, tebliğ ve irşadda daha çok bu önemli noktaya dikkatleri çekmemiz gerekmektedir. Allah'ın büyük gördüğü şeyleri büyük görmek, küçük gördüğü şeyleri de küçük kabul etmek kalbin takvasındandır. Aslında bu, din-i mübin-i İslâm'ın da temel bir kuralıdır. Allah'ın vaz'ettiği şeyleri kendi ölçüleri içinde kabullenme ve hayata taşıma, Allah'a olan imanın, O'nunla olan irtibatın önemli bir göstergesidir. Tesettür meselesi, farziyetinin gereği tartışılmaz olmasının yanında iman ve imanî hakikatlerin önüne geçirilmemelidir. Hele 'tesettür -örtünme keyfiyeti mahfuz- ille de şu şekilde olacak! ' denilmemelidir. Zira tesettür başka, çâr ve çarşaf başka şeylerdir. Çarşafın tesettür yollarından biri olduğu muhakkak. O, Osmanlı döneminde bazı yörelerde kullanılmaya başlanmış bir giysi çeşididir. Onun mazisi birkaç asır gibi yakın bir tarihe dayanır. Hatta çarşafın bazı yörelerde kullanıldığı o dönemlerde bile Bağdat ve Şam gibi merkezî şehirlerde kullanılmadığı bilinen gerçeklerdendir. Hakikat böyle iken, bir tesettür türü üzerinde imanî meseleler ölçüsünde durmak ve ona her şeyin aslı nazarıyla bakmak, dinî emirlerdeki ilahî tertibi alt-üst etme demektir. Bu, dinde aslî bir mesele olmadığı halde, daha sonraki dönemlerde ibadetmiş gibi ortaya çıkartılan bir husus olması itibarıyla dinin ruhundaki itidale de münafidir. Öte yandan, yanlış bir anlayışın tesirinde kalan bazı kesimler -mâalesef- bazı kılık ve kıyafetler karşısında, kelimelerle ifade edilemeyecek ölçülerde tahrik olmaktadırlar. Dini bilmeyen kimseleri tahrik etmeme, dinde çok önemli bir esastır. Aksi halde, gücü ve kuvveti elinde bulunduran bazı kimseler, bırakın fürûâtı, usûlü dahi yaşama ve yaşatma imkânını vermeyebilirler. Yakınçağ itibarıyla tarihimiz bunun nice örnekleriyle doludur. Netice itibarıyla; usûle ait meselelerin anlatılması ve hayatın her ünitesine girilip, imanla gönüllerin itmi'nâna kavuşturulmasına şiddetle ihtiyaç duyulduğu günümüzde, yukarıda arzettiğimiz ölçüler içinde, usûl sayılmayan meselelerde takılıp kalmak, bırakın inanmayanları, inanan insanların bile cephe almasına vesile olabilir. Onun için günümüz şartlarını idrak edip realitelere sırtımızı dönmeden, İslâmî hakikatleri anlama, yaşama ve anlatma zorunda olduğumuzu bir kere daha hatırlama mecburiyetindeyiz. (Kaynak: Prizma - M.Fethullah Gülen) |
Olmadı. Olsa da fazla samimi olmam. Gayrimüslimse dostluğa sınır koymak en hayırlısıdır. Bu demek değildir ki tamamen ilişkimizi keselim.
|
Alıntı:
SORU: M. Fethullah Gülen Hocaefendi, Küresel Barışa Doğru adlı eseri Sh.131'de, şu cümleleri sarfetmektedir: 'Herkes kelime-i tevhidi esas alarak çevresine bakışını yeniden gözden geçirmeli ve islah etmelidir. Hatta Kelime-i Tevhidin ikinci bölümüne, yani 'Muhammed Allah'ın Resulüdür' kısmını söylemeksizin ikrar eden kimselere de merhamet nazarıyla bakılmalıdır...' Burada merhamet nazarı ile bakmak, Ehl-i Sünnet anlayışını zorluyor. Ne dersiniz? El-CEVAP: Dikkat edilirse, muhterem Hocaefendi 'merhamet' nazarı ile bakılmalıdır, diyor ama ehl-i necattır (kurtulan zümredendir) demiyor. Neden merhamet nazarı ile bakılmaldır derseniz, onun cevabınıda Muhterem Hocaefendi Fasıldan Fasıla -3 isimli eserinde 'Bir demet Sosyal Mesele' bahsinde dile getirmektedir: 'Hz. İsa (a.s) ’nın Resûlullah olduğunu kabul etme, Efendimiz (s.a.s) ’in de peygamberliğini kabul yolunu açacaktır. Evet, Hz. İsa (a.s) böyle kabul edildiği an, Efendimiz’in peygamberliği kabulü adına da bir adım atılmış olacak.. ve -inşâallah- şimdiye kadar onların ifadeleri ile 'ümmîlerin peygamberi' denilip hafife alınan Efendimiz’in, 'Rasûlullah' olduğu inancı da pekişmiş olacaktır' İŞTE TEBLİĞ STARTEJİSİ, bize Dialog konusunda ki muhterem Hocaefendinin niyetini bariz bir şekilde ortaya koymaktadır. 'Allah birdir' diyenler, Hz.Muhammedin(SAV) peygamberliğini şimdilik kabul etmeseler bile, Hz.İsa (AS) 'nın Allahın oğlu değil, Allahın bir Resulu olduğunu kabul etmiş olacaklardan (teslis inancından vazgeçmiş olacaklarında dolayı) , buna bir geçiş dönemi nazarı noktasında merhametle bakılmalı. Niye? Çünkü, umuyoruzki, bu vesile ile Efendimiz (SAV) 'i kabul etmeleri daha kolay olur! Diğer yandan , Allah'ın isimlerinden olan "Rahman" İsm-i Celilesi , Dünyadaki Kafirlere "Merhamet" sureti ile bakması açısından Cay-ı dikkattir. Yani , Allah (C.C.) , kendisine iman etmeyen hatta inkar eden kuluna bile , dünyada Rızkını vermekte ve Hayat Hakkı tanımaktadır. Yani, muhterem Hocaefendinin birtakım husulardaki cümlelerinin cevapları yine kendi eserlerinde verildiğinden, oraya bakmalı ve bir mümin olarak hemen su-i zanna kapılmamalıyız. Konuyu Hocaefendinin, 'Muhammederresulullah 'ın önemi ile ilgili diğer yazıları ile noktalıyalım: “La ilahe illallah” diyenler “Muhammedun Resûlullah” da demeli. Artık bugün eşya ve hâdiseleri didik didik eden pek çok kimse mutlak hakikat olan Allah’a ulaşma yolunda, buna karşılık pozitivizm ve rasyonalizmin getirmiş olduğu “inkâr-ı ulûhiyet” anlayışı da yavaş yavaş yıkılıyor. Batı âlemindeki ferdi hâdiselerle başlayan, yani James Jean, Eddington, Einstein gibi kimselerin dine yönelişi, şimdilerde kitlevî hüviyet kazanmak üzere.. Fakat ben ne kadar arzu ederdim, “La ilahe illallah” diyen bu insanlar, “Muhammedun Resûlullah” desin ve tam kurtuluşa ersin! Meselâ, Jean deli gibi âşık bir insan. Ama Muhammedî vapura binememiş. Eddington, astro-fizikçi. James Jean Pakistanlı bir dostundan “Allah’tan hakkıyla korkan âlim kullardır.” ayetini duyunca “Bu başka değil, bu bir Allah kelâmı...” itirafında bulunur; bulunur ama bu Hz. Peygamber’i de ikrar anlamına gelir mi? Bunu bilemeyeceğim; ama Einstein bu kâinâtı, içinde işleyen müthiş nizam ve ahengi görüp de Allah’ı kabul etmemeyi aptallık sayar. Fakat o da Hz. Muhammed (sas) ’in kaptanlığını yaptığı gemiye binemeyenlerden biri. (Fasıldan Fasıla, 2/255-56) Günah ve hataların ötesinde Cenâbı Hakk’ın rahmeti var, O dilerse çok küçük şeylerden dolayı da affeder. Hem Üstad’ın, hem İmam Gazalî’nin ve hem de Muhasibî’nin dediği gibi hayattayken insan korkuyla tir tir titremeli; ama çaresiz kaldığı ölüm anında ümide ve recaya sarılmalı ve “Ya Rab, benim hiç sermayem yok; sadece ‘Lâ ilâhe illallah, Muhammedun Rasûlullah’la Sana geliyorum.” demeli. Sekerât-ı mevtte recaya sığınmalı ve “Artık elimden bir şey gelmez; fakat Senin rahmetin melceimdir (sığınılacak yerdir) , rahmeten lilâlemîn olan Habîbin de şefaatçim.” duygusunda olmalı. Ne var ki, o zorlu dakikalarda bu hali yakalayabilmek her şeyi yerli yerine koymaya ve temiz olup temiz kalmaya bağlıdır. (Kırık Testi, s.111) Hz. İsa’nın (as) materyalist bir topluma uyguladığı ıslah hareketiyle kendisinden sonra gelecek olan ve müjdesini de bizzat kendisinin verdiği “İnsanlığın İftihar Tablosu”na giden yolları da açmıştır. Ancak daha sonraki müntesipleri, Yahudi ifratına karşı tefrite düşerek, bütün bütün fiziği de maddeyi de inkar etmişlerdi. Fetih Suresi’nin en sonunda yer alan uzunca âyet, bu mevzuya ışık tutmaktadır. Ayet, “Muhammedün Rasulullah” diye başlamaktadır. Ayetin başındaki bu ifade ile Efendimiz’in (sas) risaleti vurgulanmış ve değişik yerlerde geniş olarak bu hakikat ifade edildiği için de, icmâlen geçilmiştir. Bu ayette, daha ziyade Kur’an, Efendimiz’in (sas) etrafındaki insanlara dikkat çekmekte ve değişik evsaf ve kategoriler halinde, birbirinden farklı maddeye ve manaya bakan yanları ile onları nazara vermektedir. (Prizma, 3/120-21) İslâm dininde, inanç ve amel adına mükelleflere teklif edilen hususlar “usûl” ve “fürû” diye iki ayrı bölümde mütalâa edilir. Bunlardan hayatî ehemmiyet arz eden esaslar, usûl kategorisine giren hususlardır. Diğerleri bu usûl üzerine bina edilir. Buna göre “Lâ ilâhe illallah; Muhammedün Resûlullah” başta olmak üzere, sair iman esasları akidede usûldür. İman esasları, muhakkikîn yaklaşımı ile dört asla irca edilebilir ki, bunlar; Allah’a, âhirete, peygamberlere iman; bir de ubudiyet veya adalettir. Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetler, bu asıllar üzerine bina edilen ve asla göre fürûât sayılan amellerdir. Ancak fürûât demek, “olmasa da olur” gibi bir mefhumu akla getirmemelidir. Bunların fürûât olması, asıl ile olan münasebet ve mukayeseleri neticesi ve tamamen yukarıdaki taksim ve tasnif itibarıyladır. Yoksa ibadetsiz imanın tam olmayacağı izahtan varestedir. (Prizma, 2/162) gencadam.net |
tamam mı zeynep şimdi iddalarına verdiğim ilmi cevapları tek tek üşenmeden oku
sana forumlarınızda başı sonu kesilerek verilen cümlelerin ne kadar çarpıtma olduğunu gör Allaha çok şükür veremeyecek hiçbir cevabım yoktur buyrun başka iddalarınız varsa onlarıda beklerim |
Alıntı:
Soru : “Dinler arası Diyalog” tabiri dinen uygun mudur ? “Allah katında tek din İslam” (Ali İmran:19) değil midir ? El-Cevab : İfade şayet “Hak dinler arası Diyalog” olsaydı , o zaman buna itiraz mümkün olabilir ve bu ifadenin dinen uygunsuzluğundan bahsedilebilinirdi. Ancak , İslam Fıkhında “Dinler” denince , 3 şekilde bir tasnif söz konusu olmaktadır : 1-) Hak din ,semavi din (İslam) 2-) Aslı bozulmuş dinler (Hırsitiyanlık , Yahudilik gibi asılları semavi olmakla beraber günümüzda tahrif olmuş dinler) 3-) Batıl dinler (asılları itibariyle de semavi olmayan Budism , Mecusilik gibi dinler) Dolaysıyla “Dinlerarası Diyalog” tabiri ile “Allah katında tek din İslamdir” Hakikatı birbiri ile çelişmemektedir. “Okullar arası yarışma” ifadesi ile nasıl ki okul mensubları arası bir yarış kastediliyor ise , aynen dinlerarası diyalog tabiri ile din müntesibleri arası bir diyalog kast dilmektedir. Hakdin İslam ile diğer dinler arası diyalog , hem Kur’anın hemde Efendimiz (SAV) min bir emri olduğu unutulmamalıdır. gencadam.net |
Alıntı:
Evet konuyu farklı yönlere kaydırmak burada bulunma amacınıda gösterir! Arkadaşın teki gayrimüslimlerin konusunda dahi hükümeti hedef gösterince bizlerde değer verdiğimizi savunmak durumunda kaldık! Konu ne olursa olsun,konu içerisnde bize atılan her iftiraya cevap vermek bizim ana kuralımızdır! Ayrıca konu diyalogta değil sizin söyleminiz gibi aslında :) Gayri müslim arkadaşımız olup olmadığı sorulmuş konuda..Hem konu saptırılmasın diyorsunuz hemde siz farklı konuyu ortaya koyuyorsunuz! Konu diyalog konusuna müsait olabilir ama dikkatinizi çekerim DİYALOG DEĞİL!;;) Biz burada zaten kuralımıza göre oynuyoruz müsterih olun..Amacı saptıranlarada her zaman cevabımız ve yapmamız gereken bir yaptırımımız var rahat olun..;;) |
Alıntı:
Bu da aramızda ki fark herhalde..! Hayrettin Karaman evvela bize Mason Abduh ve onun mason talebesi Reşit Rızayı nasıl İslam alimi olarak göstere bildiğini ve 14 asırdan beri gelmiş ,geçmiş bütün Alimleri bu iki masondan nasıl aşağı görebildiğini açıklasın ondan sonra belki Cübbeli Ahmet Hocanın muhatabı olabilir... |
Montenegro kardeşim, yazdıklarını üşenmeden okumaya, satır aralarına bakınmaya gayret ettim.
Dinler arası diyalog ne vakit ,kimler tarafından başlatıldı bunu öğrenebilir miyim ? Dinler arası diyalog denilen şeyin, İkinci Vatikan konsiliyle başlamış bir süreç olduğunu biliyoruz biz. Bu Asya ve Afrika ülkelerindeki müslümanlara hiristiyan tebliği yapabilmek adına bir misyoner faliyetidir bizzat kilise tarafından yönetilir ve bu çok kapsamlı planlı bir çalışmadır bu çalışama ile hedeflenen bir kaç husustan biride müslümanları pasifize etmektir.. Lakin, pasifize ve ılımlı islamın en çarpıcı örneğini ,Hz.Peygamberimiz s.a.v'e hakaret etme cüreti gösteren Papa'ya bir tepki kelam dahi yapmayanlarda gördük, en bariz örneğidir bu. Peygamber Efendimiz(s.a.v),en güzel tebliğ örneğini gösteren şahsiyettir. Peygamberimizin, tebliğinde, ilettiği mesaj kelimeyi şehadetin ilk kısmı değil ikinci kısmı idi, yani İslamiyet asıl olarak kelimeyi şehadetin ikinci ksımını getirmiştir... O vakit diyalogtaki 2. kısım es geçilirken, tebliğ noktasında bir muvazaadan söz ediilebilir mi edilemez mi ? MaşAllah, suallere cevap vermeye odaklanmışsınız, ama suallerimin cevapları malesef bunlar değil; diyalogu kabul etmiyorum. Benim düşüncem budur, ve bu bir inatlaşma gibi görülmesin , doğru bildiğimi inandığımı ifade etmekte ısrar ediyorum, anlayana anlatana kadar. Ayrıca, Hayrettin Karaman noktasındada şunu belirtmeme gerekiyor, kendisi İbn-i Teymiyye'yi âlim ve hatta müçtehit ve müceddid kabul eden sapık görüşlü birisidir. Sadece bu yönü bile, onun sapıklığını görmeye kâfidir. Lakin İbni Teymiye ve Abduh gibi kuru akıl şahsiyetlerin görüşleri, Ehli Sünnetin önde gelen alimleri tarafından kabul görmemektedir. O nedenle Cübbeli Ahmet Hoca gibi Ehli Sünnet çizgisindeki bir alimi, Hayrettin Karaman gibi sapık görüşlü bir kişinin yanında ismini görmek bile tamtakır bir hatadır. O nedenle bana Hayrettin Karaman'ın ictihadlarından misaller vermeyin lütfen. Geçersizdir tarafımdan. vesselam. |
Alıntı:
Yazdığımın nasıl konuyla alakası olmaz siz onların alimleriylen görüşürken onlar size güler yüz gösteriyor ama bir yandanda benim ülkem'de ev açıp bilgisiz insanları kandırıp aklını çeliyor... Madem inançlarımız farklı olduğu halde bir arada barış için yaşayabiliriz... O zaman onların bu hain planlarını'da eleştirip yüzlerine vurmanız gerekmiyormu..? Aynı Çılgın Marslılar filminde ki gibi biz dostuz diye,diye içerden vuruyor adamlar... Ben sizin niyetinizin iyi olduğuna hükmediyorum zaten ama karşınızdakilerin niyeti bu değil bunu ne zaman göreceksiniz..? İslamı tebliğ etme hususun'da sonuna kadar varım ama bozuk bir din ile kendi hak Dinim arasın'da ortak bir payda bulmam,bulamam.. İnsanların İslama karşı olan art niyetlerini düzeltmek için onlara İslamı tanıtmak zaten kafi gelecektir... Dinden fedakarlık yapıp tevhidin yarısı söküp atmanın hiç bir yararı olmadığı gibi bunun zararı tekrar bize geri dönecektir... Hristyan papazın teslis hakkında ki saçma görüşünü yazmışınız... Şu Hristyan alemin'de teslise inanamayan kaç hristyan vardır Allah aşkına... Hiç elinize bir incil alıp içinde ki saçmalıklara göz gezdirmedinizmi..? Onlara göre Hz.İsa(a.s) Tanrıdan gelen bir tanrı çocuk e hal böyleyken nasıl oluyorda bu Allahın birliğine aykırı olmuyor el insaf yoksa artık papazların sözüne itibar edermi oldunuz böyle bir saçmalığa nasıl inanbilirsiniz... |
Olmadı ama olmasını isterdim...
|
oldu ama sanal üzerinden ve gayret ettim birşeyleri fark etmesi için ama biraz soğuk bakıyor ..Zaten 1 yıl once felan konusuyordum hala forum sıtesı uzerınden gordugum bır ınsan ama dusuncelerı yıne aynı bu cok üzücü..Ama cok ısterım boyle bı arkadaşımın olmasını..Çünkü Belki fikirlerini değiştirebilirsin..Belkide senin elinde....
|
Alıntı:
bismillah kardeşim tüm iddalarına cevap verdim ama tatmin olmadın bu senin bileceğin iştir bir şeyin doğru olup olmadığını zaman gösterecek zaman en iyi müfessirdir bir kişiyle diyalog kurmadan tebliğ yapamassın efendimizin tebliğ ve diyalog örnekleri buyur http://www.aleminsultani.com/efendimizin-hosgorusu.html sana son olarak tavsiyem insanların sözlerini eleştirirken fikir sahibi olmadan önce bilgi sahibi ol iyi araştır incele hemen bir yerde okuduğunu olduğu gibi alma yoksa hakkında sui-zan yürüttüğün insanların hakkına girersin yukarıda olduğu gibi |
Alıntı:
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak şiarım değildir, o nedenle gönlünüzü rahat eyleyim, bilgimiz var hamdolsun . Hayrettin Karaman hususunda bana bunları söylüyorsanız, size Karaman beyin kimleri alim diye gösterip, yazılarında iktibas yaptığı kişiler kimlerdendir bir araştırın derim. Lakin, şuradaki yazısında "İbn Teymiyye Hanbelî mezhebinde yetişmiş bir müctehiddir." diyor, oysa İbni teymiye ilk başlarda mezhebe mensubtu, sonradan sapıtmış, mezhep dışı olmuş bir kuru akıl şahsiyetten ibarettir. Dalalete düştüğü birçok Ehli Sünnet alimi tarafından sabittir, buna rağmen Karaman bey, kendisini "müctehid" olarak görüyor, ne büyük gaflet. Buyrun : http://www.hayrettinkaraman.net/yazi/hayat2/0216.htm Şuradaki yazısındada "İbn Teymiyye, Muhammed Abduh gibi müceddid alimler bu üzücü duruma karşı ayaklanmış, din ve akıl prensiplerinin ışığı altında hadisleri ayıklamış, hatta Buharî ve Müslim hadislerinden bir kaçını dahi tenkid etmişlerdir" diyor, amanın !!!! İbni teymiye ve bildiğimiz mason Abduh birden "müceddid" olmuş... Lütfen dikkat buyurun, bu kişileri örnek tutması onları alim olarak görmesi dahi, ne derece düşüncelerinin sapık çizgide olduğunu gösterir. http://www.hayrettinkaraman.net/kita...meler/0107.htm diyecek sözüm yok. |
Olmadı ; gerekte yok zaten ...
|
Alıntı:
Mektubun ilk satırı bile her şeyi ortaya koyuyor "İslam ile küfür birbirinin zıttıdır onun için İslam düşmanları sevilmemelidir"diyor.. Zaten kimse bu mektubun İslamı tebliğ etmeye aykırı olduğunu söylemiyor kafirleri sevmemeyi,dost edinmemeyi,onların yok hükmünde ki Dinlerini sanki hakmış gibi önemsememeyi bildirdiğini söylüyor... Bakın burda İmamı Rabbani hazretleri onları sevmeyin,dost edinmeyin diyor siz tersini söylüyorsunuz buna ne buyurulur..? Hezeyan dolu bir yazı yazının başında İmamı Rabbani (r.h) diyaloğa karşımıydı diye sorulmuş... Yazıda'da İslamı tebliğ etmeye karşı değildi diyerek bir takım deliller getirilmiş... Yazının en sonunda'da İmamı Rabbani (r.h) Dinler arası diyaloğa karşı değildi denmiş (!?) Evvela İslamı tebliğ etmeye bu güne kadar gelmiş,geçmiş hiç bir Alim karşı değildir zaten böyle bir şey mümkün olamaz İslamı onlara tebliğ etmek her Müslümanın görevidir.. Ve bunun Dinler arası diyalogla uzaktan yakından hiç bir ilgisi olamaz..! İslamı tebliğ etmekle Dinler arası diyalog bir kefeye konulmuş yazı'da çok yanlış bir benzetme... Bir defa İmamı Rabbani (r.h)'ha iftira olur bu çünkü İmamı Rabbani (r.h) Dinler (!) diye bir kavramı kabul etmez... Onun için'de olmayan bir Dinle kendi Dini arasında diyalog kuracağını düşünmek bir hayli akla zıt düşmektedir... Bakalım İmamı Rabbani Hazretleri bu mektupta başka nelerden bahsetmiş; "Allahü teâlânın ve Onun Resulünün düşmanları ile düşüp kalkmak, o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinayet, çok çirkin bir suç olur." Bakın burda İslama saldıran kafirlerden bahsetmiyor işi hemen savaşa getirmişsiniz... Bakın o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinayettir diyor,insan kendi ülkesine saldıran ya da kendisine saldıran bir kafirle arkadaşlık nasıl yapacak onunla nasıl düşüp kalkacak he..?? Demek ki neymiş burda savaş açan,saldıran kafirler değil bütün kafirlerden bahsediliyormuş bunu görmek istemeyenler işte böyle hezeyan içinde geziyor... Alın işte konu onlarla arkadaş oldunuzmuydu...buyrun; " o alçaklarla arkadaşlık etmek büyük cinayet, çok çirkin bir suç olur." "Bu kimselerle görüşmek, arkadaşlık etmek, çeşitli zararlara sebep olur. Bu zararların en küçüğü, insan onların arasında Allahın emirlerini yapamaz. Küfre sebep olan şeylerden kaçınamaz. Bu vazifeleri yapmağa sıkılır. Arkadaşlarından utanır, çok küçük görünen bu zarar, dikkat edilirse, pek büyüktür." "Bir kimse, kendini Müslüman sanır. Kelime-i tevhit okur. İnanıyorum der. Müslüman olduğunu söyler. Hâlbuki kâfirlerle, münafıklarla görüşerek, konuşarak onun Müslümanlığı, imanı saf ve temiz kalmaz. Hatta büsbütün gider de, farkında bile olmaz. Allahü teâlâ, hepimizi, nefislerimizin kötülüğünden ve amellerimizin bozuk olmasından korusun!"" İmamı Rabbani hazretleri bu sözlerinin başında "Allahü tealanın ve Resulünün düşmanları ile İslama saldıranlar ile" diye başlamış sonrada bu yukardakilerini söylemiş el insaf,el vicdan siz bu ülkeye savaş açan birisinle konuşur,arkadaşlık edip,onunla düşüp kalakarmısınız..? Böyle bir şey mümkünmü..? Kafir zaten her haliyle İslam ve Resülullahın düşmanıdır burda ki sözlerden de bunun kastedildiğini anlamak bu kadar zormu...? Yahu 5 yaşında ki çocuk bile bu yaptığınız çarpıtmayı idrak eder... Burda kastedilen onlarla sadecene İslamı tebliğ etmek için bir araya gelinebilir onun dışında uzak durmak gerektiğidir... |
| All times are GMT +3. The time now is 05:51. |
Powered by vBulletin®
Copyright ©2000 - 2026, Jelsoft Enterprises Ltd.
Siyaset Forum 2007-2026