|
![]() |
#1 |
![]() NEDEN? Selim Dindar Hasan Cemal son çıkardığı 'Kürtler' kitabıyla ilgili kendisiyle yaptığım konuşmada, medya adına bir özeleştiride bulunarak 'Eğer biz gazeteciler, 12 Eylül döneminde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları tam anlatsaydık, bu ülkede belki bazı şeyler değişirdi' demişti. Medya o dönemde Diyarbakır Askeri Cezaevi'nde olanları anlatmadı. Ama medya bu dönemde de yaşanan o korkunç vahşetle yüzleşmeye pek yanaşmıyor. Halbuki Diyarbakır Cezaevi, Kürt sorununda büyük dönemeçlerden biri. Bugün Avrupa Birliği'ne üye olabilmek için yeni uyum yasaları çıkarırken, aslında neleri değiştirmeye çalıştığımızı, hangi konularda çağdaş dünyayla uyumlu olmaya uğraştığımızı anlamamız, bunu anlayabilmek için de son 20 yılda yaşamış olduklarımızı iyice görmemiz gerekiyor. Çünkü kendi insanımıza neler yaptığımızı, ne acılar çektirdiğimizi fark ettiğimizde, değişmemiz gerektiğini daha iyi göreceğiz. Diyarbakır Cezaevi'nde üç yıl yatan ve siyasetle hiç ilgisi bulunmayan Selim Dindar ile o hapishaneyi, o 'cehennemi' konuştuk. Bugün bir işadamı olan Selim Dindar anlattıklarıyla beni Dante gibi cehennemde dolaştırdı. Diyarbakır AskeriCezaevi'ndekaçyıl yattınız? Üç yıl yattım. Hangi yıllar arasında? 1981'de girdim, 1984'te tahliye oldum. Diyarbakır Cezaevi'ne girdiğimde 20 yaşındaydım. Hangi suçtan mahkûmdunuz? Biz sülale olarak seyitiz ve ben zengin bir ailenin oğluyum. O dönemde eğlence içinde yaşıyordum. Hiçbir siyasi faaliyetim yoktu. Zaten ben yakalanmadan önce de siyasi değildim, yakalandıktan sonra da olmadım. Ama tabii Cizreliyim ve 12 Eylül 1980'i orada yaşadım, nasibimi aldım. Bizim bölge eskiden beri KDP'liydi. Ailem de öyleydi. Haliyle benim de Barzani'nin partisine sempatim vardı ve 'KDP'liyim' diyordum. KDP nedeniyle arandım, sınırda yakalandım ve ceza yedim. Mardin'de 78 gün sorguda tutuldum. Oradan Diyarbakır'a götürüldüm ve mahkemeye çıkarıldım, tutuklandım. PKK ile herhangi bir ilişkiniz olmuş muydu? Olmadı. Ben hiç PKK'lı olmadım ve PKK'lı da değilim. Üç yıl boyunca hep tek başıma mahkemeye çıkarıldım ben. Hasan Cemal'le 'Kürtler' isimli son kitabı üzerine yaptığımız konuşmada, Hasan Cemal bana 'Eğer biz gazeteciler, Diyarbakır Cezaevi'ni, insanlığa karşı işlenen suçların yaşandığı korkunç bir mekân olarak o dönemde tam sergileyebilmiş olsaydık, Türkiye'de belki bazı şeyler değişirdi. Ama biz orada yaşananları kıyısından köşesinden anlattık' dedi. Aslında o dönemde Diyarbakır Askeri Cezaevi'yle ilgili pek çok söylenti vardı. Siz, Diyarbakır Cezaevi'ni tek bir kelimeyle anlatmak isteseydiniz hangi kelimeyi kullanırdınız? Cehennem... Biz sorgularda günlerce hiç kıpırdamadan tabutların içinde gözlerimiz bağlı dikine tutulduk. Falaka, elektrik verme, soğuk duş hepsini yaşadık. Sabahtan akşama işkence gördük, geceleri bir battaniye içinde koğuşun önüne bırakıldık. Meğer bunlar ne kadar demodeymiş. Biz esas vahşeti Diyarbakır Cezaevi'nde yaşadık. Halbuki, yakalanmadan önce, işkencenin sorguda yapıldığını, cezaevine konulduktan sonra koğuşların rahat olduğunu sanıyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde ise sorgu işkencehanelerini özledik. Günlük hayat nasıldı orada? Akşama kadar eğitim vardı. Sabah koğuşun içinde yüz kişi sıraya tutuluyorduk. Esas duruşta askeri marşlar söylüyorduk. 60'tan fazla marş ezberlemiştik. Eksik ya da yanlış söyledin diye, bu marş söylemeler dayaksız geçmiyordu. Her koğuşta mutlaka muhbirler ve gözetleme delikleri vardı. Birbirimizle konuşamıyorduk, oturamıyorduk. Hep ayaktaydık. 24 saat dayak vardı. Her an, gecenin 12'si, sabahın üçü, dördü, koğuşa bir bölük asker baskın yapabiliyordu. Haydar denilen kalaslarla, coplarla, su borularıyla dövülüyorduk. Öğleden sonraları, gardiyan bize 'Eğitime hazırlanın' komutu veriyordu. İşte o zaman herkeste korkudan tuvalete gitme ihtiyacı doğuyordu. Niye? Dışarıdaki beton avludaki eğitimden canlı dönemeyeceğimizden korkuyorduk. Çünkü bu eğitimler işkenceyle yapılıyordu. Avlunun ortasında bir kapak vardı. Oradan hapishanenin ya da mahallenin lağımı akıyordu. Anlamadım... Her birimiz tek tek o lağım suyunun içine indiriliyorduk. Lağımın içinde nefesimiz kesilene kadar tutuluyorduk. Diyarbakır Cezaevi'nde yatan herkes yaşadı bunu. O pisliği içmedim, yemedim diyen gururu yüzünden yalan söylüyordur. Bir de avluda sırtüstü yatırılıyorduk. Bacaklarımızı yerden on beş santim yukarıda tutuyorduk. Bacağı düşen dayak yemek için sıraya giriyordu. Kıştı, bir hafta boyunca gece o beton avluda suyun içinde yatırıldık. İhtiyacımızı suyun içinde yapıp, ısınmaya çalışıyorduk. Her koğuşta hoparlör vardı. Her gün cezaevinin amiri olan yüzbaşının konuşmasını esas duruşta bir saat dinliyorduk. Hasta biriydi. Yedinci Kolordu Komutanı'nın adamıydı. Oradan kendisine cezaevi için öldüren türden adamlar seçiyordu. Bunlar, bu vahşeti yaptıktan sonra nasıl yemek yediler, akşamları çocuklarını nasıl okşadılar insan bunu asla anlayamıyor. İşkence görmemiş kimse var mıydı hapishanede? Yoktu. İtirafçılar dahi işkenceyi gördü. Elimde sigara söndürme izini görüyorsunuz. Yumurtalık bölgemde de sigara, kibrit söndürdüler. Mahkemede bir hemşerime tebessüm ettim diye bir gardiyan elime beş milimlik çivi çaktı. Copu ısırtıp, tekmeyle vurdular ve sonra ağzımdan dişlerimi copla birlikte çıkardılar. Ağzıma soktukları copu sağa sola döndürdüler, gördüğünüz gibi ağzımı bir yanından yırttılar. İnsanoğlunun bunları nasıl yapabildiğini hâlâ kavrayamıyorum. Gözümün önünde öyle çok olay oldu ki. Ölümler, işkenceler... Abbas Çelik diye bir köy sahibi vardı. Oğluyla birlikte içerideydi. Oğluna soktukları copu çıkartıp babanın ağzına veriyorlardı. Sonra babaya soktuklarını oğlunun ağzına veriyorlardı. Batmanlı Veli Gürgen adlı bir genci de babasıyla getirdiler ve babasının gözünün önünde işkenceyle öldürdüler. Tayyip Erdoğan'a, belediye başkanlığı döneminde danışmanlık yapan gazeteci Altan Tan'ın babası Bedii Tan'ı da bir gardiyan işkenceyle öldürdü. Bedii Tan, işadamı Felat Cemiloğlu'nun ortağıydı. İkisi de bizim koğuştaydı. Bedii Tan nasıl öldürüldü? O, yüzünde devamlı tebessüm olan biriydi. Yaşlı olmasına rağmen, işkence yapıldığında bağırmıyor, yalvarmıyor, işkence yapanların gözlerinin içine bakıp tebessüm ediyordu. Bu tavrı, onları kızdırdı. Çok dayak yedi ve yatağa düştü. Yatağa düşünce gardiyan, 'Onu bana getirin' dedi. Götürdük. Bedii Tan ayakta duramıyordu. Kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi. Duvara tutunarak güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Bedii Tan öldükten sonra koğuşa bir hâkim yüzbaşıyla asteğmen geldi. Bize, 'Bedii Tan koğuşa gelmeden önce ishale yakalanmıştı. Bağırsak enfeksiyonundan öldü' diye bir ifade imzalattılar. Biz ise aramızda anlaştık. Kim mahkemeye ilk çıkarsa bu cinayetle ilgili suç duyurusunda bulunacaktı. Mahkemeye ilk ben çıkarıldım ve 'Bizim koğuşta cinayet işlendi' dedim. Diğer arkadaşlar da suç duyusunda bulundular. Gestapo lakaplı o gardiyan sonra mahkûm oldu. Ben o ifadeden sonra bayılıncaya kadar dövüldüm. Sürekli işkence ortamında yaşamanın insan üzerindeki ruhsal etkileri neydi? İnsanın cezaevi dışındaki yaşamı hafızasından siliniyor. Eskiden tabaklı ve sürahili bir sofrada oturduğundan bile kuşkuya düşüyorsun. Annenin, babanın, kardeşlerinin yüzünü hatırlayamıyorsun. Tamamen cezaevine ait oluyorsun. Ben bu vahşeti 23 yıl önce yaşadım. Orada insanlar öldü, hayatta kalanların çoğu ise hastalandı. İnsanların duyarsızlığından hâlâ korkuyorum. Niye hâlâ korkuyorsunuz? Böyle bir vahşet tekrar yaşandığı takdirde gene sessiz kalacaklarından ürküyorum. Bakın, cezaevinde kendisine tekmil verdiğimiz bir 'Komutan Co' vardı. Benim cezaevindeki ilk aylarımdı ve hücrede kalıyordum. Gündüzleri hücrenin içinde esas duruşta marş söylüyorduk. Nefesim o gün pislikten kesilmişti ve çömelmiştim ki, Komutan Co'nun sesi geldi. Komutan Co hücrelerin önünde geziyor, oturanı görünce havlıyordu. O bir kurt köpeğiydi ve biz ona 'komutanım' diye tekmil veriyorduk. Gardiyan bize onu , 'İşte komutanınız' diye tanıtmıştı. Komutan Co'ya tekmil vermemiz emredilmişti. Her an işkenceye uğrayabileceğini bilmenin, çevrede sürekli işkence edilenleri görmenin yarattığı dehşet duygusuyla nasıl baş edebiliyordunuz peki? Bunu, onurlu kalmanın bir bedeli olarak görüyorduk. Çünkü karşındaki kişi, senin insanlığını elinden almak istiyordu. Sen de insanlık onurunu korumak için direniyordun. Orada, normal hayatın dışında bir hayat sürüyordunuz. Bir insanın algılamakta zorluk çekeceği şartlarda yaşıyordunuz. Bu, gerçeklik duygunuzu nasıl etkiliyordu? Yaşadıklarımızıngerçekliğinden kuşkuya düşebiliyorduk tabii. Mesela Mehmet Salih Besen olayında gerçeklik duygumu ben tamamen yitirdim. 50 yaşlarındaydı. TKİ'de memurdu. Kendisini ve bizleri ölü zannediyordu. 'Biz ölüyüz, şu anda kabirdeyiz' diyordu. Biz, ' Amca yok öyle bir şey, gerçek hayattayız' desek de, koğuşun aslında bir mezar olduğunu öyle mantıklı savunuyordu ki, ben dahil bazılarımız ölü olduğumuza inanmaya başlamıştık. Mesela cuma günleri görüşme günümüzdü. Bize soruyordu. 'Bizi ziyarete gelenlere biz dokunabiliyor muyuz? Hayır. Bize uzaktan bakıyorlar, ağlıyorlar ve gidiyorlar. Çünkü onlar bizim kabrimizi ziyaret ediyorlar. Cizre'de biliyorsunuz kabir ziyareti cumalarıdır' diyordu. Gardiyanların da Zebani olduğunu söylüyordu. Gerçekten de koğuşun camları boyalıydı. Biz dışarıyı göremiyorduk, koklayamıyorduk, duyamıyorduk. Bu durum uzun sürdü ve ona yaşadığımızı bir türlü ispat edemiyorduk. Bir gün mazgal açıldı ve 'Mehmet Salih Besen hazırlansın, tahliye oluyor' dendi. Ben şahadet getirdim. Dedim ki, 'Biz yaşıyoruz...!' Peki o yaşadığına inandı mı? Hayır. 'Seyidim beni gönderme. Sen bana sahip çıkıyordun. Şimdi tek başıma mahşere hesap vermeye gidiyorum' diye ağladı. Sonradan onunla birlikte tahliye olan gençten öğrendik ki, onları Siirt'teki sivil cezaevine götürmüşler. 'Eğer beni hanımımla, çocuklarımla konuşturursan ölmediğime inanırım' demiş. Cezaevi müdürü de telefon etmelerine izin vermiş. Genç, Salih Amca'nın evini aramış, karşısına hanımı çıkmış. Telefonu Salih Amca'ya vermiş. Salih Amca, hanımına 'Ben sağ mıyım, ölmedim mi?' diye sormuş. Ve ahize yere düşmüş. Salih Amca, içerideki vahşeti görünce, oradan sağ kurtulacağına inanamadı. Sağ kurtulduğuna inandığında ise buna kalbi dayanmadı. Diyarbakır Cezaevi'ndeki mahkûmlardan dördü kendilerini koğuşta yakmıştı. Kimdi o dört kişi? Ferhat Kortay, Necmi Önen, Mahmut Zengin, Eşref Anyık. 1981'in sonlarında itirafçılık başladı. İtirafçılar ayrı koğuşa kondu, onlara işkence yapılmadı. Onlar, spor yapıp, televizyon seyrediyorlardı. İtirafçıların sayısı da her gün artıyordu. Bu dört kişi, itirafçılara ve işkenceye karşı eylem yaptılar. Onlar kendilerini yaktığında siz orada mıydınız? Aynı koğuştaydım. Ferhat Kortay hemşerimdi, elektrik mühendisiydi, samimiyetimiz vardı. Sabaha karşı saat üç sularında koğuşta müthiş bir patlama oldu. Bir arkadaş alevlerin üstüne su döktü. Alevlerin içinden bir ses geldi. 'Bu bir yangın değil, eylem. Kahrolsun işkence, kahrolsun vahşet' dedi. Alevler küçüldüğünde biz o dört insanı kafa kafaya vermiş gördük. Ben Ferhat Hoca'nın başucuna gittim. Eğildim, 'Hocam bir şeyler söyle'dedim. Dişleri kenetlenmişti. Tıslar gibi bir sesle zorlukla, 'Bana türküyü söyle' dedi. 'Sevdalım' adında çok sevdiği Kürtçe bir aşk türküsüydü bu. Ben ağlayarak türküyü söylemeye başladım. Beni teselli etmek ister gibiydi. Ağlamamam için bana tebessüm etti. Tebessüm ederken yanaklarından etler dökülüyordu. Hapishaneden çıktıktan sonra neler hissettiniz? Hapishanenin sizin üzerinizde bıraktığı etki neydi? Tahliyeden bir hafta sonra askere alındım. Askerlik psikolojik tedavi oldu. Çünkü orada da elbiseler cezaevindekiyle aynıydı. Fakat muamele farklıydı. İşkence, ölüm, hakaret yoktu. Askerde bana hiç görev verilmedi, hiç baskı yapılmadı. Ama ben yine de kendimden nefret ediyordum, yaşadıklarımı haykırmak istiyordum, haykıramıyordum. Hapishaneden çıktıktan sonra psikolojik tedavi gördünüz mü? Maalesef. Neler yaşadığımı bir ben, bir de ailem bilir. Normal insan gibi yürüyebilmek için bir hafta çalıştım. Tuvalete bile nizami adımlarla gidiyordum. Anneme babama emredersiniz diyordum. Sokağa çıktığımda herkesin beni gözlediğini sanıyor, gizlenmeye çalışıyordum. Beni, iki arkadaşım kolumdan girip sokakta yürütüyordu. Diyarbakır Hapishanesi'nde yaşananlar Güneydoğu'daki olayları nasıl etkiledi sizce? Ben siyasi biri değilim. Bu konularda birikimim yok. Ama 12 Eylül, Kürt sorununa herkesin dikkatini çekti, bu sorunu dünyaya duyurdu. Cezaevindeki vahşet olmasaydı, Kürt meselesi bu ülkede bu kadar erken açığa çıkmazdı. Diyarbakır Cezaevi'ndeki insanları birer militan haline getirdiler. Bunların yüzde 80'den fazlası dağa çıktı. İnsanın oradaki vahşeti gördükten sonra normal yaşama dönmesi çok zordu. 'PKK hareketi 1984'te patladı' derler ya, bu tarih, Diyarbakır Cezaevi'nden ana tahliyelerin olduğu tarihtir. Aradan uzun bir zaman geçti. Hapishanenin izlerini hâlâ içinizde taşıyor musunuz? Evet. Ama tuhaftır konuşmak, anlatmak da istiyorum. Benim dile getirdiklerimin siyasetle bir ilgisi yok. Ben ülkemizde geçmişte yaşanılan bir vahşeti anlatıyorum. Bugün 43 yaşındayım, Diyarbakır Cezaevi'nden konuşulduğunda hâlâ hayattan kopuyorum. İçimdeki fren boşalıyor, bağırmak, ağlamak, haykırmak istiyorum. Benim hanımım ve çocuğum var. Kalabalık bir ailem ve dost çevrem var. İçimdeki frene basamıyorum ve herkesin önünde hüngür hüngür ağlıyorum, ağlıyorum...
![]() Konu Özgür Çağrı tarafından (02-13-2012 Saat 03:37 ) değiştirilmiştir.. |
|
![]() |
|
Sayfayı E-Mail olarak gönder |
![]() |
#2 | |
![]() Alıntı:
|
||
![]() |
![]() |
#3 | |
![]() Alıntı:
Bedii Tan bdp diyarbekir milletvekili Altan Tan'ın babasıdır. |
||
![]() |
![]() |
#4 |
![]() Bu röpörtajda düşünenler için büyük ibretler vardır.
|
|
![]() |
![]() |
#5 |
![]() |
|
![]() |
![]() |
#6 |
![]() |
|
![]() |
![]() |
#7 |
![]() |
|
![]() |
![]() |
#8 |
![]() Başka bir röpörtaj
Karşımda 48 yaşında bir adam oturuyor. Öyle bir hikaye anlatıyor ki.. Bir o ağlıyor bir ben. İnsan bazen hırsından ağlıyor, bazen dehşetten… Aslında Selim Dindar’ın hikayesini yedi sekiz sene önce Neşe Düzel’in kaleminden okumuştum. Bugün “Kürt sorunu hakkında sevindirici gelişmeler olabilir” bakış açısının ardından kopan kıyamete karşı demek istedim ki.. “Kürt sorununu çözmek istiyorsak, 12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananları konuşmalıyız. Kenarlarda dolaşmaktan vazgeçin, gelin gerçeği konuşalım.” Selim Dindar’la Habertürk Gazetesi’nden Balçiçek Pamir’in röportajı: Diyarbakır Cezaevi’nde neler yaşadınız? -Mardin’de sorgulamalar günlerce sürdü. Tabutların içine dikili bir şekilde kıpırdamadan duruyorduk. Aklınıza gelebilecek her türlü işkenceyi gördüm. Ama Diyarbakır’a geçince asıl “cehennem”i orada yaşadım. Mesela? -100 kişilik koğuşta her gün 60′ın üzerinde marş söylüyorduk. Tabii dayak eşliğinde. Sonra beton avludaki lağım kapağı açılıyordu ve her birimiz baş aşağı o lağıma sokuluyorduk. Düşünün artık. Dudağımdaki yaraları görüyorsunuz copu yatay olarak bastırıyorlardı, dudak yırtılsın diye, nitekim yırtılırdı. Porselen copu ısırtırlar sonra tekme atarlar. Dişler copa geçiyordu ve dişlerle birlikte copu geri çekiyorlardı. Bir gün bir hemşerime tebessüm ettim diye elime 5 cm’lik çivi çaktılar. Postalla eze eze çaktılar, bak izi burada. Peki ya acı? Hep aynı düzeyde mi yoksa insan hissizleşiyor mu? -İlk ayların korkusu geçtikçe acıyı daha çok duymaya başladık. Mesela dayak yemediğimiz günlerde huzursuz olurduk. O dayak öyle bir şeydir ki karşındaki insan senin onurunu istiyor, insanlığını ve kişiliğini öldürmek istiyor. Sen de bunu vermemek için direniyorsun. Hayatta kalmayı onuru korumanın bir bedeli olarak görüyorduk. Ya kurtulma hayali? -Devamlı işkenceyle yaşamak insanda gerçeklik payını ortadan kaldırıyor. Bir arkadaşımız vardı, “Ölüyüz ve kaldığımız yer kabir” diye inanmıştı ve çevreden duyulan sesler kabir azabı. Tahliye olacağı zaman “Beni göndermeyin” diye yalvardı. Bir köy sahibi vardı. Oğluyla birlikte içeri geldi. Oğluna soktukları copu babanın ağzına verdiler, sonra tam tersi. Ölümler işkenceler, diri diri yananlar, ölüm orucumuz.. Hangi birini anlatayım? Bütün bunları yaşarken dışarı düşünüyor muydunuz? Ailenizi örneğin? -Dışarıdaki yaşam silinmişti. Aile ortamı sofra falan yokmuş gibi.. Annem zaten kahrından öldü. Haberini çıktıktan sonra öğrendim. (Ağlıyor). Bunu size soran çok olmuştur ama siz PKK’lı mısınız? -Bütün sorgulama böyle geçti zaten. Hiçbir zaman PKK’lı olmadım ve değilim. 12 Eylül size ne yaptı? -Beni “Ben”den aldı ve “Biz”e getirdi. Yakalanmadan önce gölgeme yan bakıyordum. Başkalarının hoşuma gitmeyen hareketlerine bile katlanamazdım ama sonra onca işkence karşısında el pençe divan durdum. 12 Eylül’de insanlık suçu işlenmiştir. Devlet bunu kabul etmeli ve bizlere sahip çıkmalıdır. Çıktıktan sonra 1 hafta boyunca yürüyemedim, yürümeyi öğrettiler. Korkularınız var mı? -Evet. Tekrar aynı süreci yaşarsak ve yine ses çıkmazsa diye korkuyorum. 12 Eylül, darbe, işkenceyle ilgili haberlere katlanamıyorum frene basamıyorum, ağlıyorum. Siz size yapılanları affettiniz mi? -Eğer siz affettiyseniz ben de affederim, ben ülkemi seviyorum ülkem de beni sevsin, beni olduğum gibi kabul etsin. Mutlu olmam için illa Türk mü olmam gerekiyor? Bir daha dünyaya gelseydiniz.. -Asla Kürt olmak istemezdim. Gerçekten mi? -Evet. Kürt’ün kaderi cezaevi, dayak, işkence ve ölüm müdür? Diyelim sağ kaldım kaderim dağa çıkmak mıdır? Benim hayalim herkes gibi mutlu bir yuva kurmak ve insanca yaşamaktır. Ama bugün olsa yine Cizre’de doğmak isterim. İşkencecimle oturup çay içtim İşkencecilerinizi hatırlıyor musunuz? -Evet. Hiç rastladınız mı? -Bir tanesine tahliyemden iki yıl sonra rastladım. Elimle sırtına vurdum. “Komutanım” dedim. Döndü bana baktı afalladı, şaşırdı, kekeledi… “Rahat ol” dedim. “Ne olur yanlış anlamayın” dedi. “Kabak bizim başımıza patladı.” Ben askerdedim o zaman asker üniformasıyla, o sivildi. Bir başkasıyla Cizre’de karşılaştım. Yanında üsteğmenler vardı, sokakta yürüyüş yapıyorlardı. Dümdüz onun hizasına doğru yürüdüm, yüz yüze geldik. Ben ona içerdeyken Murok diye seslenirdim, dişlerini yaptırmamıştı o yüzden. “Ne haber Murok?” dedim. Sarıldı bana. Sarıldı mı? -Vallahi sarıldı. Yanındakilere dönüp “Bakın bu tutukluydu” dedi. Ben de onlara çay ikram ettim. Oturup çay içtik. Niye işkencecinizle oturup çay içiyorsunuz? -Eğer ona işkence olarak karşılık verirsem benim ondan ne farkım kalır ki? Ona en büyük ceza ona karşı yaptığın insani yaklaşımlar değil midir? Belki ölene kadar o korkuyu yaşayacak, o vicdan azabını. Onlara tokat atmak, hakaret etmek saldırmak, küfür etmek bir hediyedir. Onları bu tip davranışlar rahatlatır. GÖZYAŞLARI GEÇ GELDİ AMA ŞİMDİ TUTAMIYORUM Hem şanssızsınız yaşadıklarınız için hem de şanslı bugün bunları anlatabiliyor olduğunuz için. Ne zaman anlatmaya başladınız? Ne kadar zaman aldı konuşabilmek? -Ben çabuk konuşabildim. Hemen anlatabildim yaşadıklarımı. Konuşmak anlatmak beni ayakta tuttu galiba. Bugün belki karşınızda ağlıyorum ama yine de sizinle konuşuyor olmak, bunlardan bahsediyor olmak bana kendimi iyi hissettiriyor. Ya gözyaşları? Onlar ne zaman başladı? -Onlar geç geldi.. Ama şimdi hiç tutamıyorum. Kenan Evren’i Köşk’e davet edip ağırlamasınlar Ne olsa kendinizi daha iyi hissederseniz? -Aziz Nesin 12 Eylül mağdurlarının hikayelerini dinledikten sonra demiş ki “Ben de benim hayalim geniş zannederdim, Kürtlerin hayali benden genişmiş.” Bizim durum biraz öyle. İstiyorum ki Kürt olmaktan başka hiçbir suçu olmayan bu vatandaşlar karşısında Devlet Baba sıkmış olduğu yumruklarını açsın. Nasıl yapacak bunu? -Örneğin TRT Şeş önemli bir aşama. Kürt Dili ve Edebiyatı bölümleri de çok önemli. Bunlar manevi mutluluklar. Bütün bunların yanında Evren’i Köşk’e davet etmesinler yani. Affedersin, bize kazık sokanlar paşalar gibi ağırlanmasın. Evren yargılanmalı. Birileri artık 12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananları konuşmalı, anlamalı, orayla hesaplaşmak zorundayız. (ağlıyor) Kürt Sorunu’nu anlamak istiyorsak 12 Eylül Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde yaşananları mı konuşmalıyız? -Kesinlikle. Bakın ben İnsan Hakları Mahkemesi ’ne bile gitmedim, ülkemi o kadar çok seviyorum. Yıllardır Kürtlere jiletle, kalasla, haydarla yaralar açılmış üzerine tuz serpilmiş. O acılarla kıvranıyoruz artık su serpmek gerek. Siz DTP’ye mi oy verdiniz? -Hayır. DTP Kürtlerin yüzde 25’ini temsil ediyor sadece. Peki geri kalan yüzde 75? Ben şehitler için de çok üzülüyorum. Hangi aile oğlunun şehit olmasını ister ki? Ben de diyorum ki, madem bir şeyleri çözmek istiyoruz, konuşmaya başlayalım. Askerlik ilaç gibi geldi Siz kendinizi nasıl tedavi ettiniz? -Bilmiyorum. Beni tahliye olur olmaz askere aldılar. Daha önce bana işkence edenler askeri üniforma giyiyordu, sonra baktım ben giymişim üniformayı. Ama bu sefer işkence yok, dayak yok, küfür yok. Aksine herkes iyi ama ben kendimden nefret edi yo rum. Haykırmak istiyorum ama konuşamıyorum. Bilhassa bana daha iyi davranıyorlar ama.. Askere gitmek bana ilaç gibi geldi herhalde.. |
|
![]() |
![]() |
#9 | |
![]() Alıntı:
gerçekten insanın kanı donuyor... o kadar utanç vericiki... nasıl bir vahşettir bu.. hangi zihniyet bu vahşeti yapıcak kadar inancını vicdanını kaybettirebilir... |
||
![]() |
![]() |
![]() |
#10 |
![]() Valla ben altan tanın yerinde olsam kesin dağa çıkar savaşırdım. İnsanın nefret duymaması mümkün mü ? Bunları yaşamış insan yakınları bunları yaşamış bir insan sağlıklı düşünemez.
|
|
![]() |
![]() |
Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
|
|