|
İslam ve Diğer Geleneklerde Kadın: Önemli Bir Yanlışı Tahsis
Evli kadının durumu
Kitabâ“ı Mukaddes’te kendilerine mirastan hak tanınmadığı için dullar, önceki toplumların en savunmasız kimseleri arasındaydı. Ölmüş kocanın erkek akrabaları, onun bütün mirasına konardı ve bu mirastan dul karısını da geçindirmek durumundaydılar. Ne var ki bu da, o akrabaların insafına kalmıştı. Bu bakımdan dulluk, düşüklüğün sembolü olarak görülürdü (Eş’iya, 54:4). Dram, bununla da bitmiyordu. Tekvin 38’e göre çocuksuz dul kadın, evli olsa bile kocasının erkek kardeşiyle evlenmek zorundaydı, böylece o, ölmüş kardeşin neslini devam ettirir, onun adının silinmesine mani olmuş olurdu:
Ve Yehuda, ona dedi: kardeşinin karısının yanına gir, ve ona kayın biraderlik vazifeni yap ve kendi kardeşine zürriyet yetiştir. (Tekvin, 38:8).
Dul kadının bu evliliğe izni gerekmezdi. Onun vazifesi, kocasının neslini devam ettirmekti. Kitabâ“ı Mukaddes’teki bu hüküm, uygulandığı yerlerde halâ devam etmektedir.35 Çocuksuz dul kadın, kayın biraderlerine kalır. Eğer kardeş evlenemeyecek kadar küçük olursa, evlenme çağına gelinceye kadar kadın beklemek zorundadır. Eğer ölen kimsenin kardeşi evlenmeyi kabul etmezse, kadın özgür kalır ve dilediği erkekle evlenebilir.
İslâm öncesi putperest Arapları da benzer uygulamalara sahiptiler. Bir dul kadın, ölenin erkek mirasçıları tarafından alınacak terekenin bir parçası sayılırdı ve genellikle ölen kimsenin diğer eşinden olma en büyük erkek oğluyla evlendirilirdi. Kur'ân, bu uygulamayı sert şekilde tenkit ederek bu alçaltıcı geleneği kaldırdı.
Geçmişte olanlar hariç, babalarınızın evlendiği kadınlarla evlenmeyin! Bu, bir hayasızlık, iğrenç bir şeydi, ne kötü bir yoldu. (4:22)
Kitabâ“ı Mukaddes geleneğinde üst rütbeli din adamları, dul, boşanmış kadın veya fahişelerle evlenemezdi.
Ve alacağı kadın kız olacaktır; dul yahut boşanmış, yahut bozuk kadın fahişe olmayacak, ancak karı olmak üzere kendi kavminden bir kız alacaktır. Ve kavminde zürriyetini bozmayacaktır; çünkü ben kendisini takdis eden Rabbim. (Levililer, 21:13â“15)
Kur'ân, ne dul kadını düşük görür, ne onunla evlenmeyi yasaklar. Hattâ, onların korunup kollanması, İslâm’da büyük faziletlerdendir. Kur'ân, onların evlenmeleriyle ilgili olarak da düzenlemeler getirmiştir:
Kadınları (geri dönmesi mümkün bir boşama şekli ile) boşadığınızda, bekleme süreleri (üç adet dönemi)ni bitirdiler mi, ya (yeniden nikahla) onları güzellikle tutun, ya da güzellikle bırakın, haklarına tecavüz etmek için onlara zarar verecek şekilde tutmayın; böyle yapan, şüphesiz kendisine yazık etmiş olur. Allah’ın âyetlerini de alaya almayın. (2:231)
İçinizden vefat edenlerin geriye bıraktıkları eşleri, kendilerini tutup, dört ay on gün beklerler; (bu süre içinde yeniden evlenmeye yeltenmez, süslenip görücüye çıkmazlar.) Sürelerini doldurduklarında, kendi haklarında meşrû sınırlar çerçevesinde verecekleri karardan ve ortaya koyacakları davranışlardan dolayı size bir vebal yoktur. Allah, her ne yaparsanız, hepsinden hakkıyla haberdardır. (2:234)
İçinizden, kendilerine ölüm gelip de, geriye eş bırakacak olanlar, o eşlerinin bir yıl süreyle evden çıkarılmayıp, geçimlerinin sağlanmasını şart koşacak şekilde vasiyette bulunsunlar. Fakat bunlar kendiliklerinden çıkacak olurlarsa, bu durumda, meşrû surette yapacakları şahsî davranışlarından dolayı üzerinize herhangi bir vebal yoktur. Allah, Azîz (mutlak onur ve karşı konulmaz güç sahibi)dir; Hakîm (her hüküm ve işinde mutlak ve sayısız hikmetler bulunan)dır. (2:240)
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) Hz. Âişe dışındaki bütün hanımlarını dul olarak almış olması, İslâm’ın kadınlara olan merhametini göstermeye yetmez mi?
|