Tekil Mesaj gösterimi
Alt 08-18-2008, 17:57   #2
Kullanıcı Adı
alperen
Standart D Ü Ş Ü N C E Ö Z G Ü R L Ü Ğ Ü VE İ S L Â M
D Ü Ş Ü N C E Ö Z G Ü R L Ü Ğ Ü VE İ S L Â M-2
alperen GÜRBÜZER

BUHRANLARIN VE TEZATLARIN ÇOCUĞU BATI DÜŞÜNCESİ


Hz. Mevlâna mesnevide özetle şöyle der: ‘’Düşünce kınanmaz” (muafaze edilmez). İnsan içi hürriyet âlemidir. Düşünceler latiftir, onlar hüküm olunamaz: ‘’Biz görünene hükmederiz, sırları ancak Allah bilir’’ (hadis) buyrulmuştur. Düşünceler, içimizde oldukça adları sanları ve alametleri yoktur. Bu yüzden de onların ne kâfirlikleri ne de müslümanlıkları hakkında hüküm verilmez. Hiçbir kadı var mıdır ki?
—Sen içinden böyle geçirdin (yahud) gel, içinden böyle düşünmediğine yemin et desin.
Diyemez. Çünkü kimsenin içine hükmedilemez. Düşünceler havadaki kuşlar gibidir. Cümle, ibare ve söz haline geldiği andan itibaren iyiliğine ve kötülüğüne hükm olunabilir.
Allah (C.C.) ise bütün âlemlerin fevkiindedir ve ne içte ne de dıştadır. Hindli, Kıpçak, Anadolu ve Habeş hepsi de mezarlarında bir halde ve aynı renktedirler.
“En güzel şekil olan insan şekli arştan da üstündür, düşünceye de sığmaz. ‘’(Mesnevi, C.1)
Mevlâna, ne güzel ifade ediyor. Mesnevi okuyucuya, insanlığa hürriyet dersi veriyor ve insanın iç dünyasını hürriyet âlemi olarak ilan ediyor. Adeta düşünce dersi veriyor, düşüncenin kınanmayacağını vurguluyor. Ancak, düşüncelerin söz cümle, kelime, yazı haline geldiğinde hakkında yorum yapılabileceğini belirtiyor. Ayrıca bütün etnik farklılıkların toprakla aynı renge bürüneceğini ve insanın düşüncenin de ötesinde olduğunu bildirerek, gerçek ‘’Hümanizm’’i ortaya koyar. Batıda hümanizm sözde insanlık olarak ileri sürülür. Kelimeden çok bir oyun sanki. Belkide tarih boyunca işledikleri cinayetleri örtbas için uydurulmuş yeni bir put. Batı, ilk önce aklın kuyruğuna takıldı. Sonra aklın hâkimiyeti altında köle olunca kaybettiği ruhun yerini dolduracak bir meta aradı. Güya aradığını buldu; Hümanizm! Vahye inanmayanlar ister istemez bir din peşinde koşacaklardır, bu kaçınılmazdı. Bu gidişle ilahi dinlerden uzaklaşan insanoğlu suni dinler icad etmeye devam edeceğe benziyor, Komünizm, faşizm, hümanizm vs. gibi. Şu bir gerçek ki; ‘’islamiyet’’ sönmeyen ışık olarak kıyamete kadar devam edecektir.
Kur’an düşüncedir, ışıktır, musikidir. Ondan bütün insanlığın alacağı ışık vardır her daim. Ruhunun susuzluğunu gidermek için Kur’an’ın kelamına ihtiyaç var. Kur’an kelamı önce Hira’da ‘’oku’’ emri ile yankılandı, Mekke’de kıvılcımlandı ve oradan da bütün Asya’yı aydınlatmış, şimdi de bütün dünyayı aydınlatıyor. Kur’an, bütün âlemi susuzluktan kurtaran, milyonlarca insanı kurtaran engin kaynak. İslâm, ırklar arasında, inançlar arasında birarada nasıl yaşanabileceğinin formüllerini asırlar öncesinden ilan etmiş ve böylece yetiştirdiği ulemaların hemen hepsi insanlığın gönül sultanı olmuşlardır. Bizdeki insan sevgisi şuuru ile batıdaki hümanizm (sözde insaniyetci) anlayışı çok farklı. Batı hümanizmi; kaba, yapmacık olup, düşünceleri dünyanın dörtte üçünü kirlettiği kölelik sistemi üzerine kuruludur.
Vahy’in soluğu, sevgilinin bakışlarındaki pırıltı, gönüllerdeki heyecan ve karşılıksız sevgidir. İşte gerçek hümanizm budur. Doğu’yu batıdan ayıran bariz fark sevgidir. Yani, sevgi yüksüz akıldan mahrumiyet batının içine düştüğü çıkamadığı bir kuyudur. Oysa sevgisiz akıl neye yarar ki? Hatta bizde Cebir’in, batı da ise Geometrinin neşvünema ve filiz vermesi bunun ispatıdır. Anlaşılan biz şekilden ziyade öze önem vermişiz.
Osmanlı tefekkürde ‘’tek’’di. Dolayısıyla düşünceye ihtiyacı yoktu, Kur’an ve sünnet Ona fazlasıyla yetiyordu. Osmanlı yaptığını kaleme, yazıya dökmemiş, ama teşkilatıyla, icraatıyla, fiiliyatıyla, yaptıklarıyla ‘’düşüncesini’’ ortaya koymuştur. Bir nevi düşünce uygulaması göstermiştir tüm dünyaya. Osmanlı da sadece düşünce adamına sıkıntılı dönemlerde yani çöküş sürecinde ihtiyaç duyulmuştur.
Osmanlı gevezeliği vakarına yakıştırmaz, daha çok ‘ayinesidir iştir, lafa bakılmaz ’’ düsturunu esas almıştır kendine. Kelimenin tam anlamıyla Osmanlı, düşünce kalıbına da sığmaz, düşüncenin üstüne de çıkmayı bilmiştir. O bir ahlâk ve icraat dersi verir insanlığa adeta. Onun için Osmanlı’nın düşünceye mahkûm değildir. Hatta kullandığı argümanların hiçbiri düşünce taşımıyordu, sadece fikir ihtiva ediyordu. Fikri de zikrinin gülü olarak değerlendirip irşâd vasıtası olarak görüyorlardı. Cemil Meriç; ‘’Düşünce, buhranların ve tezatların çocuğudur’’ derken bu gerçeğe işaret eder. Avrupa, buhranlı ve tezatlı dönemlerin girdabında yaşadığı için sürekli bir yandan filozof, diğer yandan da felsefe ürettiler. Ürettikçe de şüphe girdabından çıkamadılar. Doğu’da ise şüphecilikten pek eser görülmez, Peygamber nefesi ve kokusu doğu insanına yetiyor, artıyor bile. Onun için bir tarihçi; ‘’Peygamberler Asya’nın, yorumcular Avrupa’nındır’’ der. Avrupa kesretten vahdete ulaşamadığından huzursuzdur hep. Doğu gönlünde vahdeti yaşamıştır hep. Nitekim Osmanlı’nın yükselişinde vahdet sırrı söz konusudur. Batı’da ki filozofların birçoğunun hayatı incelendiğinde herbirinin zıtlıklarla dolu ortamın ürettiği çocuklar olduğu görülecektir. Onların kurdukları sistemlerde zaten çelişkiler üzerine kurulu olduğu için insanlık ellerinde oyuncak misali huzura kavuşamadığı gibi har vurulup harman savruluyor. Felsefeleri adeta yalanlar zinciri ağı ile örülü. Her icad edilen felsefe bir öncekini yalanlayarak kuruluyor çünkü. Böylece yalan ve uyduruk reçetelerle oyalatılıyor insanlık. Felsefe, belki aklı fethetti, ama gönlü fethedemedi. Zaten isteseler de fethedemezler, kalpler katılaşmış çünkü. Bu yüzden akıl gönlü idrak edemez, vahiy değil ki. Vahiy her şeyi kuşatır, akıl bütün değil parça(cüz)dır. Kur’an aklı, düşünceyi fethettiği gibi, gönlülleri de ihata eder. Dolayısıyla gerçek bilgeliğin marifet, vuslat ve aşk olduğunu Kur’an sayesinde ögrendik. Demek ki; kurtuluş kesretten vahdete geçişle mümkün olabiliyor. Hasılı; Huzur Vahdette.
İslâm düşüncesinin en büyük zaferi, değişmeyeni kavramasıdır. Batıda felsefeler sürekli değişmiştir. Denemedikleri bir şey kalmadı, bir türlü ideale kavuşamadılar. İslâm ise tek değişmeyen hakikat olmuştur. Bütün çağlara hitap eden ve çağlar üstü şemsi bir güneşdir. İnsan, İslâmiyet sayesinde ahsen-i takvime (yaradılmışların üstünü) yükselip, batının felsefesiyle de esfel-i safiline (hayvandan da aşağı) inmiştir. Hayvan ruhu, hayvani aşkla, insan ruhu ilahi aşkla dirilir. Allah aşkı varoluş sebebidir. İnsan kendi ‘’ego’’sunda boğulmak için yaratılmamıştır. Allah’a ‘’abd’’ olmak var oluşdur aynı zamanda, gerçek hürriyette budur zaten. Felsefeciler bugüne kadar bol bol ideoloji ürettiler de ne oldu? Her üretilen ideoloji barış ve huzur getiremedi insanlığa. Onların savaşının yemişi kan’dır. Bizim savaşımız ise Nizam-ı âlem’dir, barış ve huzurdur. Batıda inançtan boşalan yeri felsefe ve ideoloji ile telafi edilmeye çalışıldığından dolayı kanayan yara devam edeceğe benziyor. İdeolojileri bir vasıtalar bütünü olması gerekirken, günümüzde fikirleri, ülkeleri maşa ve alet olarak kullanılan bir silah adeta. Belki de insanlığın kultuluşu ideolojilerden ve ‘’izm’’ illetlerinden kurtulmakla sağlanacaktır. Bütün ‘’izm’’lerin korkusu İslâm’ın yeniden medeniyet olarak doğma endişesi galiba, İdeolojilerin bütün telaşı bu. Çünkü izm’ler özden mahrum oldukları için insanlığa huzur veremiyorlar. Nasıl versin ki, metafiziği yok, üstelik ufkuda kilitleyen bir sürü ellerine tutuşturulmuş bir sürü broşürleri var. İdeolojiler her zaman hakikatin söylenmesine izin vermezler de. Çünkü düşünceleri yalan üzerine kurulu. Kurdukları sistemlerle dünyayı gözyaşına, kan gölüne vs. çevirdiler. İzm’ler yönetiyor insanları, namlular tek konuşan rehberleri. Aydın hep ezberlediği nakaratları durmadan tekrarlıyor. Oysa evren çok sesli senfoni: Aydının tek bildiği şey, kendi çalıp kendi dinlediği çalgısı, Vahiyden bihaberler!
Düşünce tek tip olamaz, alemşümüldür. Düşünce yerli olamaz, hem alınır hem verilir. Bizim düşüncemiz; Vahiy, batı düşüncesinin ise felsefe üzerine kurulu olduğunu belirtmiştik. Batıda felsefe, doğuda aşk, sevgi, müzik ve ruha ait herşey. İşte batı ile doğuyu ayıran iki çizgi; biri fıtri olanı, diğeri sonradan icad edileni ölçü alması. İlla da felsefe deniliyorsa, yukarda da belirttiğimiz gibi, bizim felsefemiz Vahiy’dir. Batıda felsefe vardı da neyi halletti ki? Grek medeniyetinde düşünce gelişmiş, ama adalet gelişemedi, insanlık kan ağlıyor hala. Adalet ancak İslâmiyet’le mümkün, cahiliye dönemi katı kalpli Ömeri adalet timsali yapan ruh İslamın tılsımıdır.


GELECEK İLİM VE TEFEKKÜRDEDİR
Düşünce bütünü kucaklayabilirse bir anlam ifade eder. Bütünü kucaklayamayan fikirler düşünce olmaktan çıkar zıvane rol oynarlar. Tek tip düşüncenin tek meşalesi gevezelik olur sadece. Düşünce, dünü yarına bağlayabiliyorsa İslâmiyetin kabulüdür.
Bütünlükten mahrum düşünce sistemleri birbirini yalanlayarak ideoloji üretmişler sürekli. Karalama yoluyla hiçbir yere varılamaz. Batının nassları akıl, ideoloji, felsefe vs. İslâm’ın nassları ise Kur’an ve hadistir. Aslında her ikisi de nass (prensip) sahibi, ama Kur’an ve hadis bütünlük arz eder, yani dünü yarına bağlar, diğeri ise bütünden bihaber! Her devirde batı düşünce sisteminin her biri ayrı bir ekol, köksüz ve gelenekten uzak nass’lardır. Oysa yaşayan toplum ‘’kökü mazide olan ati’’dir. Toplum bile herzaman bütünlük arz eder. Öyleyse, bütüncül fikirler topluma nakşedilmeli. İnsanı hiçe sayan ideolojilerin varacağı tek yer, insafsız avcıya hizmet olacaktır elbet.
Batı, Hümanistleri tarif ederken Yunan metinlerini tercüme eden arayıcılar olarak tanımlar. Hatta Rönesansın, Hümanistler sayesinde gerçekleştirildiğinden bahsedilir. Doğruluk payı var olmasına var ama, bir şey eksik Hümanistlerin sözkonusu metinleri kimden aldıkları gerçeği.. Bilindiği gibi Roma Yunan’ı mahvetmiş, barbarlar da Roma’yı yıkmış. Dolayısıyla Hümanistler bu iki yıkılan Roma ve Yunan medeniyete ulaştırıcı vesikaları Araplardan alarak ülkelerine taşıdılar, şayet o kaynakları kendi ülkelerine taşımasalardı Rönesans gerçekleşemeyecek dal budak salamayacaktı. Oysa Rönesans bizim eserimiz olmalıydı. Avrupa, ortaçağında Rönesansını gerçekleştirirken, biz gelişme çağlarında ortaçağımızı hazırlayarak inişe geçmişiz. Batı, bizim klasiklerimizi tercüme ederek dirilişini gerçekleştirirken biz ise medeniyet bilincimizin kaynakları olan klasiklerimizi kütüphanenin tozlu raflarına kendi ellerimizle itiverdik. Avrupa’yı yeni fetihlere kanatlandıran El-Bruni gibi Harzemşahların tercüme eserleridir oysa. Batı bu klasikleri büyük aşkla okudu, okudukça da ufukları açıldı ve gelişmenin merkezi oldular. Malum olduğu üzere Rönesans ortaçağ zihniyetine tepki idi. Esasen batı medeniyeti Grek-Romen-Hıristiyanlık üçgeniyle üçlü bir sentezdi. Bizim yapımızda ise Avrupa özü yok, fakat dokumuzla batıya yapışığız hala. Bakın Japonlar, hiyeroglif alfabesini ve şintoizm olan dinlerini değiştirmediler, ama bugün gelinen noktada adından süper devlet olarak sözettiriyorlar. Bizim yarı aydınlarımız batıyı tek örnek, tek rehber olarak görmeye devam ediyorlar hâlâ. Onlar Margaret Thatcher’in şu sözlerinden bile uyanmazlar birtürlü. Bakın Thatcher; ‘’Güttüğüm ekonomik politika tamamı ile Hıristiyan ilkelerine uygundur’’ diyor. Bu sözlerden de anlaşıldığı üzere her medeniyet dine dayanarak ayakta duruyor. O halde yeniden, kendine dönmeye ve gelişmeye Rönesans (yeniden doğuş) diyoruz. O halde tekrardan Türk-İslâm Ülküsünü hayata geçirmeli ve çaba sarfetmelidir. Nasıl ki, batı kendi greko-latin kültüründen güç alıp Rönesansını kurdu iseler, pekâlâ bizde kendi Nizam-ı Âlem kültürümüzden kuvvet bulup yeniden doğuşumuzu gerçekleştirebiliriz. Neden olmasın ki? O halde tarihi genlerimizde mevcut olan gerçek hürriyetin ne olduğunu cümle âleme göstermeliyiz.
Türkiye’yi hangi hür fikir kurtarır? Soruları hep soruldu durdu, bu soruların karşılığını bulması açısından denemediğimiz reçete kalmadı. Her görüş kendi dar dünyasını tek hakikatmış gibi ileri sürüp karşıt fikirleri yok saydılar hep. Hatta zorla tepeden inmeci yöntemlerle fikir dayatmalarına tevessül edilip jakobence uygulamalar servis edildi topluma. Jakobenvari tavırlarla hürriyeti zindana attılar, düşünceye de kement vurdular. Bir yandan da hem insan kafası ile düşünür, kalbi ile inanır derler, hem de ardından da düşüneni bir kaşık suda boğarlar. Sonra da bizde ilim adımı yetişmiyor serzenişinden bulunurlar. Bu kafayla tabii ki düşünce adamı yetişmez bizde, fikir özgürlüğü verilmezse olacağı buydu. Bir rejim sadece polis kuvvetiyle ayakta kalamaz. Güveni sağlayacak özgürlüğe de ihtiyaç vardır. Ne yapıp edip yeniden özgür dünyanın hür düşünce merkezi olmalıyız. Nasıl ki dünyaya bir zamanlar ‘’Nizam- âlem ülküsü’’ gereği adalet götürmüşsek, bugün de hür tefekkürün ve Mutlak Hürriyetin metodlarını insanlığa sunabiliriz pekâlâ. İslâm gelişme içinde hürriyeti telkin eder sürekli çünkü.
‘’Mutlak Hürriyet’’ bizim zengin kaynaklarımızda mevcut zaten. Asr-ı Saadet’te düşünce adamı yoktu. Niye olsun ki? Gerekte yoktu. Çünkü Kur’an ve Allah Rasulü onlara yetiyordu. Herşeyi birinci kaynaktan kana kana içiyorlardı. Bu yüzden Ashabın hayatında bunalım görülmez. Bu örnekden dolayı düşünceye karşı tavır gibi anlaşılmasın. Zaten istesek de düşünmeden edemeyiz. Çünkü zaten dünyanın bugünkü şartları ‘’Asr-ı Saadet’’ gibi değil ister istemez düşünmek ve fikir üretmek zorundayız. Bu şartlarda geleceğimizi sloganda değil ilim ve tefekkürde aramalı! İslâm’ın buyruğudur ilim. Kur’an-ı Mu’ciz’ül Beyan da Allah (C.C.); ‘’İnananlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, daima Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaradılışı hakkında inceden inceye düşünürler’’ (Al-i İmran/191) beyan buyuruyor çünkü.
Düşünce hürriyeti ile mevzumuzu Kâfirun Suresini meâlan zikrederek bağlayalım: “Ey Muhammed! Sana bir yıl bizim putlarımıza ibadet et. Biz de senin ilahına bir yıl ibadet edelim, diyen kâfirlere de ki; ey inkâr eden kâfirler! Ben sizin tapmakta olduğunuz putlara tapmam. Siz de benim ibadet etmekte olduğum (Allah)a ibadet edicilerden değilsiniz. Zaten ben, sizin tapmış olduklarınıza tapan değilim. Siz de (hiç bir zaman) benim ibadet etmekte olduğuma ibadet edicilerden değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana.”
alperen isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla