Tekil Mesaj gösterimi
Alt 12-05-2010, 01:45   #5
Kullanıcı Adı
EZEL
Standart
Anne ve Babaya sövmek günahmı ?

Efendimiz (S.A.V.) Hazretleri Buyurdular:



Sahabeler: Kişinin anne babasına sövmesi büyük günahlardan`mı?

Peygamberimiz ( s.a.v.)

-”Evet! Kişi, başkasının babasına küfreder, o da onun babasına küfreder. Kişi başkasının annesine söver o da dönüp onun annesine söver. Böylece kişi kendi anne ve babasına sövmüş olur.”

Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, kendi anne ve babasına küfredilmesine yol açmayı, anne ve babaya sövmek kabul etti.



Yine Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri:

Helal açıktır, haram olan şeyler açıktır, ikisinin arasında bir takım müteşâbih (hem helal ve hem harama benzeyen) işler ve emirler var. Müteşâbihattan ( Şüpheli şeyler ) kendisini koruyan kişi, ırzını ve dinini korumuştur. Müteşâbihlere düşen ise, harama düşmüştür. Bu kişi, bir ekinin kenarında hayvan otlatan çoban gibidir. O farkına varmadan hayvanları ekinin içine girip başkasına zarar verirler.” Burada Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, harama düşme korkusuyla müteşâbihlere doğru adım atmayı yasakladı.


Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi- İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri

========== oOo ==========
Şeytan Neden Secde’den Kaçındı?

Rivayet olunduğuna göre, Hak Teâlâ Hazretleri tarafından, Şeytana:

-”Âdem Aleyhisselâm’in kabrine secde et, senin tevbeni kabul edeyim, günahlarını bağışlayayım,” denildi. Şeytan:

-”Ben Adem’in kalıbına, cesed ve bedenine secde etmedim: nasıl olur da onun mezar ve ölüsüne secde edeyim,” dedi.

Yine haber’de geldiğine göre, Allahü Teâlâ Hazretleri, şeytanı her yüz bin senede bir ateşten çıkarır. Âdem Aleyhisselâm’ı da cennetten çıkarır ve ona secde etmesini emreder. Şeytan yine secde etmekten kaçınır. Âdem Aleyhisselâm’a secde etmeyen şeytanı yine ateşe döndürür.

Ve şeytan kâfirlerden (inkarcılardan) idi.”

Yani Allahü Teâlâ Hazretlerinin ilminde kâfir idi. Veya ken­disinin Âdem Aleyhisselâm’dan üstün olduğuna itikad ettiğinden Âdem Aleyhisselâm’a secde etme emrini çirkin gördüğü için kâfirlerden oldu. Şeytan kendisinin Âdem Aleyhisselâm’dan üstün olduğuna inanıyordu. Bir kişinin kendisinden daha üstün olduğu bir şeye secdeyle emredilmesi ve onunla tevessül etmesi güzel olmazdı.

Şu âyet-i kerime bunu anlatmaktadır: (Şeytan Âdem Aleyhis­selâm’a secde etmekle emir olunduğunda secde etmediğinde

Allah: “Ey İblis! O benim kudretimle yarattığıma secde etmene ne engel oldu? Kibirlenmek mi istedin? Yoksa yüksek derecelerde bulunanlardan mı oldun?” dedi.Bu soruya şeytan şöyle cevab verdi: İblis dedi ki: “Ben ondan hayırlıyım. Beni âteşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın. Şeytan sadece kendisine emredileni terketmekle şey­tan olmadı. Kendisini Âdem Aleyhisselâm’dan üstün ve daha hayırlı olduğunu iddia etmesiyle lanete uğradı. Ehli sünnet ve’l-cemaatin mezhebin de, şakî olan kişi gerçekten said olabilir. Saîd kişi de şakî olabilir. Kâfir kişi Müslüman olduğu zaman, Müslü­man olduğu âna kadar kâfir idi. İslâmı tasdik ve ikrar etmesiyle Müslüman olduğundan, Allahü Teâlâ Hazretleri onun geçmiş olan bütün günahlarını bağışlar. Müslüman kâfir olduğu zaman, bundan Allaha sığınırız, bu vakte kadar Müslüman sayılırdı. Ancak eskiden yapmış olduğu bütün ameli yanar, silinir.

Sonra Allahü Teâlâ Hazretleri, şeytan için, “Ve şeytan kâfirlerden idi,” buyurdu. Halbu ki o zaman şeytandan başka kâfir yoktu. Ondan sonra kâfirlerin olacağı Allah’ın bilgisi dâhilinde olduğundan onun kâfirlerden olduğunu zikretti. Yani şeytan kendisinden sonra inkâr eden kâfirlerden idi, demektir. Bu Allahü Teâlâ Hazretlerinin Adem Aleyhisselâm ve eşi Hazreti Havva’ya yasak edilen ağaçtan yememelerini tenbih ederken

buyurdukları: “(Eğer yasak edilen ağaçtan yerseniz) ikiniz de zalimlerden olursunuz,” kavli şerifine benzemektedir.

Mesnevî’de Buyuruldu:

(Âlimler) buyurdular: Melekler ( Adem a.s.), secde ettiklerinde, İblis İmtina etti. Âdem Aleyhisselâm’a yönelmedi ve hatta sırtını ona çevirdi. Bu şekilde secde eden meleklere doğru dikilip kaldı,

Melekler secde halinde tam yüz sene kaldılar. (Başka bir rivayette) melekler, secde halinde beşyüz sene kaldı, denildi. Melekler secdeden başlarını kaldırdılar. Şeytan hâlâ orada ayaktaydı, onlara tariz etmekte ve secde etmekten imtina etmekten pişman da değildi. Melekler, şeytanı orada durup, kendileriyle beraber secde etmediğini görünce, Allahü Teâlâ Hazretlerinin rızası için ikinci kez secdeye kapandılar. Melekler bu şekilde iki secde yapmış oldular. Secde’nin biri Âdem Aleyhisselâm içindi: diğeri Allahü Teâlâ Hazretleri için. Şeytan, meleklerin yapmakta olduğu secdeleri gördü, onların yaptığı gibi yapmadı. İşte bu, şeytanın secde etmekten kaçınmasıdır. Şeytan Âdem Aleyhisselâm’a secde etmekten kaçınıp secde etmediğinden dolayı Allahü Teâlâ Hazretlerinin onun, sıfatını, halini, suretini, şeklini ve nimetini değiştirdi. Böylece şeytan bütün çirkinlerden daha çirkin oldu. Allahü Teâlâ buyurdular:

Her halde Allah bir kavme verdiğini onlar nefislerindekini bozmadıkça- bozmaz.. Bazıları, şeytan secde etmemekle; şeytanın cesedi, domuzların şekline, yüzü de maymun yüzüne dönüştü. Şeytanın nesli ve zürriyeti vardır. Neshedilenin nesli olmuyorsa da lâkin istediğinde, bir bakışla bakar ve onun bakma­sıyla nesli olur.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1
========== oOo ==========



Cenâb-ı Allah’ın, Yaratacağı insanı, Meleklere haber vermesinin hikmeti

Ve düşün ki, rabbin melâikeye,

-”Ben yerde, muhakkak bir halife yapacağım” dediği vakit…” Bu âyet-i kerimenin dört faidesi vardır:

Birincisi: İnsanlara, müşavereyi (danışmayı) öğretmektir. İnsanlar, bir işe girişmeden, onu en takvâlı (en bilginlerine) arzedip nasihatlerini almalıdır. Allahü Teâlâ Hazretleri, herşeyi bildiği ve hikmeti bütün eşyaya baliğ olduğu ve kimseyle müşavere etme ihtiyacı olmadığı halde meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dedi.

Mesnevî’de buyuruldu:
Meşveret (danışmak) ileriyi görenlerin işidir.
Akıl aklın sırdaşıdır. Zîrâ peygamber’in sözüdür:
Danışılan kimse emin olmalıdır.”
Şöyle denilmiştir: En akıllı kişi bile, akıl sahipleriyle müşavere etmekten müstağni değildir. Hayvanı en çok koşan kişi bile kamçıdan müstağni değildir. En verâlı (takvalı) kadın bile kocadan müstağni değildir.


İkincisi: Yaratılacak olan insanın, şanının yüceliğine işarettir. Çünkü beşer, varlığıyla Allahü Teâlâ Hazretlerinin melekûtuna yerleşti. Ve Allahü Teâlâ Hazretleri onu yaratmadan önce ona halife adını (lakabını) verdi.
Üçüncüsü: İnsanın açık olan fazîletini izhâr etmektedir. Melekler insandan fesatlıklar görerek;
Orada fesad edecek ve kanlar dökecek bir mahlûk mu yaratacaksın; biz hamdinle tesbîh ve seni takdîs edip durur¬ken?!..” dediler.
Allahü Teâlâ Hazretleri, onlara şöyle cevâb verdi:
Her halde, ben sizin bilemeyeceğiniz şeyler bilirim.” buyurarak insanın faziletini izhâr etti.
Dördüncüsü: Muhakkak hikmet, çoğunlukla içinde iyiliğin fazla olduğu şeyi gerektirir. Eğer çok hayır, az şer için terkedilirse, çok şer işlenmiş olur. Meselâ, kangren olmuş bir uzvu (organı) kesmek, az bir serdir. Bütün bedeni kurtarmak çok büyük bir hayırdır. Eğer kangren olmuş olan organ kesilmezse onun hastalığı bütün bedene sirayet edecektir. Onu helâka götürür. İşte böyle büyük bir şerre yol açmış olur.
Dediler,”
Bu cümle istinaftır. Sanki: “(Allah, ben halife yaratacağım) dediği zaman, melekler ne dediler,” denilmektedir.
Orada bozgunculuk yapacak, fesat çıkaracak kimseler mi?” Cinler fesat çıkardıkları gibi mi?

Ve kan dökecek (birisini mi?)” Cânn’ın evladı kan döktüğü gibi, yeryüzünde zulmen kan dökecek birisini mi yaratacaksın. Kati (adam öldürme) yerine “kan dökmek“le tabir edilmesinin sebebi, kan dökmenin öldürmenin en çirkin çeşidi olmasındandır.
Bazı arifler, Âdem Aleyhisselâm hakkında münazaa eden melekler, Ceberut ehlinden değillerdi ve semâ melekûtunun ehlinden de değillerdi. Onlar, üzerlerine nûr galib olan nur ve onları ihata eden mertebelerden dolayı, kâmil olan insanın şerefini ve onun Allahü Teâlâ Hazretleri’nin katındaki rütbesini biliyorlardı. Her ne kadar tam manası ile kavrayamasalar da… Yer melekleri, cinler ve üzerlerine zulmen galib olan şeytanlarla münazaa etti. Bu da hicabı mûcib olmaya başladı.
Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” âyet-i kerimesinde arzın (yeryüzünün) zikredilmesi ve tahsisi vardır. Her ne kadar Âdem Aleyhisselâm hakikâtte bütün âlem¬lere de halife ise de… Burada aynı zamanda yeryüzünde yaşayan o meleklerin (ta’n ediciler) yerici ve karalamacı olduklarına imâ vardır.
Çünkü zan, ancak makamın vitrininde olandan sadır olur. Semâvât ehli (göklerde yaşayan melekler) ulvî âlemin müdebbirâtıdırlar. (Âdem Aleyhisselâm’ın yaratılışı ile ilgili olarak) Yeryüzü meleklerinin söyledikleri ise; ancak onların üzerinde oldukları neş’et ile Âdem Aleyhisselâm’ın yeryüzündeki hilâfet makamına gibta ettikleri için böyle söylediler. Ve kendi mülk¬lerinin makamlarına olan gayretleri ve üzerinde oldukları (yapma¬ları gereken) teşbih ve takdis ile Allah’a ibâdet etmelerindendi. Her kab içindekini süzüp dışarıya verir. Amma niza’ (meleklerin Âdem Aleyhisselâm’ın yaratılışı hakkında konuşmaları) Hakîm olan Allah’ın fiili üzere cereyan etti. Nİzâ’ onun huzurunda ve onun işiyle oldu. Kemâli hikmetinden ve sanatının kuvvetinden dolayı bağışlandılar.


Mesnevî’de buyuruldu:
Zira bu sözleriniz gerçi layık değilsede rahmetim gadabım üzerine sebkat ve gâlibtir.
Ey Melik, bu sebkattan senin vücûdunda işkâl ve şek çağrı¬sını vazederim.
Bizim hikmetimizde, her nefis, yüz peder doğar yine yüz anne fenâ’ya düşer.
Ananın ve babanın hilmi ve merhameti, hilim ve merhametimizin köpüğü gibidir.


Futuhât-(ı Mekkiyede) şöyle buyuruldu: Hârût ve Mârut Âdem Aleyhisselâm hakkında münazaa eden meleklerden idiler. Bundan dolayı Allahü Teâlâ Hazretleri onları, fesatlıkları izhâr etmek ve kan dökmekle mübtelâ kıldı (imtihan etti). Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin şu hadîs-i şeriflerinin sırrını (iyi) anla:
(1/94) “(Kardeşinin başına gelen bir hadiseden dolayı) Kardeşini ayıplamayı bırak, (bir müddet sonra) Allah ona afiyet verir de, seni (aynı duruma) mübtelâ kılar. (Gülme komşuna gelir başına demişlerdir.) Yine Âdem Aleyhisselâm’ı kan dökmekle yeren ve karalayan bu melekler, Allahü Teâlâ Hazretlerinin mücâhidlerine yardım etmesi için gönderdiği, Allah’ın dini ve şeriatının gayretiyle kan dökenlerdir. “Hallürr-Rümûz ve keşfü’l-Künûz” isimli kitabda da böyledir.
Halbu ki biz” yani halbu kî bizler.
Teşbih ediyoruz.” Yani senin şanına yakışmayan şeyleri sana mal etmekten seni tenzih ederiz.
Senin hamdinle, (seni överek)”,
Bize in’âm etmiş (vermiş) olduğun değişik nimetlere hamd olmak üzere. O nimetlerin başında bu ibâdet için bize vermiş olduğun tevfikiyyet (başarı) gelir. Teşbih: Celâl sıfatının izhârıdır. Hamd: in’âm (nimetlendirme) sıfatının hatırlatılması içindir.
Ve biz takdis ediyoruz
Takdis etmekle takdis ediyoruz, “Seni, senin için” Yani sana layık yücelik ve izzetle (ve üstünlükle) seni vasfederiz. Sana yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ederiz. Buradaki Lam, beyân (açıklama) içindir.
Allah sana güzellik (İyilik) versin” deyiminde olduğu gibi, mahzûf bir masdara taalluk etmektedir. Lam’ın zaid olup (tezyini kelâm için gelmesi de) caizdir. O zaman “Ve biz seni takdis ediyoruz” manasına gelir.
Teysir Tefsirinde buyuruldu: “Teşbih“: Allah’a yaraşmayan (ve ona yakışmayan) sıfatları ondan uzak tutmaktır. Takdis ise, Allah’a yakışan sıfatları Onun hakkında söylemektir.
Davudü’l-Kayserî (k.s.) Hazretleri buyurdular. “Teşbih”, “Takdis”den daha umûmidir. Çünkü teşbih, Cenâb-ı Hakkı noksan sıfatlardan, mümkinât ve hudûsten tenzih etmektir. Takdis İse, Allah’ı hudûsten tenzih etmektir. Ve varlıklar için lâzım olan kemâlâttan tenzih etmek içindir. Çünkü kemâlâtın varlıklara izafeti onu mutlak kullanmadan çıkarır. Onu noksanlıklara bağlar. Davud Kayserinin sözü bitti.
Sanki şöyle denilmektedir: “Sen kendisinin şanı, asla fesat çıkarmak ve kan dökmek olmadığı halde, zürriyetinin şanı fesat çıkarmak ve kan dökmek olan birisini mi halife kılacaksın?” Burada onların (meleklerin) bu sözleri arzetmelerinin maksadı kendilerinin halifeliğe daha elverişli olduklarını ve Benî Âdemin (Adem oğlunun) kendileri üzerine tercih edildiği halde onlarda fesat çıkarmak ve kan dökmenin varlığını ifade etmektir. Bu durumda sanki şöyle denildi: Meleklerin bu itirazlarına karşılık Allahü Teâlâ Hazretlerine buyurdu:
Dedi“, Allah buyurdu.
Muhakkak ki Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.
Âdem Aleyhisselâmı halife seçmemdeki hikmet ve maslahatı ve zürriyetinden kimin itaatkâr ve kimin asî olacağını herhalde ben bilirim. Böylece fazilet (Âdem Aleyhisselâm’ın fazîleti) ve adalet zahir oldu. Benim hüküm ve takdirime itiraz etmeyin. Gayıb olan (sizde bilinmeyen) tedbirimin keşfedilmesini benden istemeyin. Her mahlûk, Halikın gaybına muttali’ olamaz. Zîrâ hiç bir teb’a melik’in sırrına vakıf olamaz.


Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri
Dipnotlar :
1 Sünen-i TlrmlzT hadis no 2621
2 Davudü’l-Kayserî (k.s.) Hazretleri, Tasavvuf, hadis ve tefsir âlimi. Adı Davud bin Mahrnud bin Muhammed’dir. Aslen Kayserilidir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. İyi bir tahsil gördü. Osmanlının ilk medresesi olan iznik’teki Orhaniye Medresesine tayin edilen ilk müderristir. Aklî ve Naklî ilimlerde imam idi. Osmanlının ilmiyye sınıfı onun talebeleri sayılır. Bir çok kitaplar yazdı. 1350 (H. 751) tarihinde İznik’te vefat etti
İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri, Fatih Yayınevi: 1/365-369.

========== oOo ==========




Sâmirî

Sâmirî, hayat atını (ve onun bastığı yerin canlandığını) gördü. . Samiri, kuyumcu biriydi. Bacurumî ehlindendi. Adı Mihâ idi. Cebrail Aleyhisselâm’n atının bastığı yerin yeşerdiğini gördü. Münafık idi. Müslümanlığını izhâr etti. Aslında sığıra tapan bir kavimdendi. Samiri, Cebrail Aleyhisselâmı bu atın üzerinde görünce kendi kendine: “Bunda bir iş var ! ” dedi. Cebrail Aleyhisselam’ın atının tırnaklarının bastığı topraktan bir avuç aldı.

Başka bir rivayete göre ise: Sâmiri onun Cebrail Aleyhis­selâm olduğunu tanımıştı. Çünkü Firavun’un, İsrâiloğullarının çocuklarını öldürdüğü sene Samiri doğmuştu. Annesi Firavun’un onu öldürmesinden korktuğu için götürüp bir ormanlıkta bıraktı. Cebrail Aleyhisselâm, gelir parmaklarıyla onu beslerdi. Samiri Cebrail Aleyhisselam’ın parmaklarını emerdi. Samiri’nin gıdalan-ması için Cebrail Aleyhisselam’ın sağ başparmağından bal, sol başparmağından yağ akardı. Denizi geçtikten sonra Cebrail Aleyhisselâm’ı gördüğünde tanıdı.

Cebrail Aleyhisselam’ın atının ayak izlerinden bir avuç toprak aldı. Mûsâ Aleyhisselâm, Tur dağına gitme zamanına kadar Samiri, o toprağı hep avucunda taşıdı, bırakmadı. Denizden çıktıklarında Samiri onları işitmişti. İsrâiloğullan, puta tapan bir kavim görmüştü. Mûsâ Aleyhisselâm’a:

-”Ey Mûsâl Sen de bize bunların ilahları gibi bir ilah yap. Ona ibâdet edelim,” demişlerdi. Onların bu seslerini işiten Samiri’nin içine İsrail oğullarını bu şekilde sapıtma düşüncesi doğdu. İsrâiloğullarının yanında Mısır’dan çıkarlarken, Kıbtîlerden düğün bahanesiyle ödünç alınmış çok altın vardı. Allahü Teâlâ Hazretleri, Firavun’u ve kavmini Kızildenizde helâk edince bu altınlar (ziynet ve süs eşyaları) İsrâiloğullarının elinde kalmıştı. Mûsâ Aleyhisse­lâm, Rabbine münâcât için gittiğinde, İsrâiloğulları, gece ve gündüzü iki gün saydılar (yani gündüzü ayrı bir gün, aynı gündüzün gecesini de ayrı bir gün olarak saydılar). Yirmi gün olduğunda, Yahûdîler:

-”Kırk gün tamam oldu ama Mûsâ hâlâ bize dönmedi! Mûsâ bize muhalefet etti” dediler. Samiri, onlara:

-”Kıbtîlerden ödünç almış olduğunuz altınları (ziynet ve süs eşyalarını) bana getirin,” dedi. Daha önce Mûsâ Aleyhisselâm, onları toplamıştı. Bir çukura koymuştu. “Ben dönüp bu konuda ilâhî bir emir getiresiye kadar burada kalsın,” demişti. 0 altınlar toplandığında, Samiri, üç günün içinde onlardan bir buzağı heykeli yaptı. Cebrail Aleyhisselâm’ın, atının tırnağının değdiği topraktan da onun içine koydu. Buzağı altından çıktı. Cevahir ile süslenmiş, donatılmış ve en güzel bir şekil aldı. Böğürmesi olan bir cesed oldu. Yani buzağı sesi gibi sesi olan bir cesed oldu. Eti, kan ve kılları (tüyleri) vardı. {Bazı rivayetlerde) denildi ki, boşluğundan rüzgar girip, ağzından çıkınca buzağı sesi gibi bir ses çıkarttı. (Yahudilerin şaşkın şaşkın bakışları arasında) Samiri, kavmi Yahudilere: İşte sizin de, Musa’nın da ilâhı budur, ama o” unuttu’ dedi’. Yani, Mûsâ Aleyhisselâm, Rabbinin yolunu şaşırdı (hataya düştü). Rabbi burada, Mûsâ Aleyhisselâm ise onu aramaya gitti.

Bütün Yahudiler, buzağıya tapmaya başladılar. Hepsi taptı. Ancak Harun Aleyhiselâm ile beraberinde on iki bin kadar İsrâiloğulu kalmıştı. Bunlar, Harun Aleyhisselâm’a tâbi oldu. Bunlardan başka kimse tâbi olmadı, Harun Aleyhisselâm, onları buzağıya tapmaktan alıkoymaya çalıştı ve onlara nasihat etti:

Ey kavmim! Siz bununla sırf bir fitneye tutuldunuz ve doğrusu sizin rabbiniz ancak Rahmân’dır . Gelin, bana tâbi olun ve emrine itaat edin , demişti. Yahudiler, Harun Aleyhis­selâm’a:

Biz‘ dediler; ‘bunun başına devam edip durmaktan asla ayrılmayız, tâ dönünceye kadar bize Mûsâ.. ” Dediler.

Denildi ki: Mûsâ Aleyhisselâm, onlara otuz gün vaadetmişti. Sonra on gün daha ziyâde kılındı. Yahudilerin, imtihan olup fitneye düşmeleri ve sapıtmaları, bu son on günün içinde oldu. Otuz gün geçip Mûsâ Aleyhisselâm, gelmeyince; onlar, Mûsâ Aleyhisselâm’ın gerçekten öldüğünü sandılar. Yahudiler, buzağıyı gördüler. Samir’nin sözlerini işittiler. Buzağıya tapmaya başladılar,

Ebul Leys tefsirinde buyurdu:

Bu en doğru olan yoldur. Mûsâ Aleyhisselâm, döndüğünde onları bu halde görünce, “Levhleri” aldı. Hepsinden altı cüzleri kalktı. Bir cüz kaldı. O da helal ve haram idi. Onların muhtaç olduğu şeydi. Mûsâ Aleyhisselâm, buzağıyı yaktı. Onun külünü denize saçtı. Yahudiler, buzağıya olan muhabbet ve derin sevgilerinden dolayı, gidip deniz suyunu içtiler. Deniz suyunu içmeleri üzerine, Yahudilerin dudakları sapsarı oldu. Karınları ileri doğru atıldı (şişti). İsrâiloğulları tevbe ettiler. Tevbeleri kabul olunmadı. Kendi nefislerini (canlarını almadıkça) katletmedikçe tevbeleri kabul edilmedi. Bu Isrâiloğullarının haliydi. Amma bu ümmet ise, surette kendilerini katletmeye (öldürmeye) muhtaç değiller. Bu ümmetin hakikî tevbeleri, hevâ (ve heves) buzağısına tapan, nefs-i emmârelerini öldürerek, Allah’a dönmektir.

Mesnevi de buyuruldu:

Gerçi dışarıdan hasmı mağlub ettik ama, içimizdeki düşman ondan daha fenadır. Onun öldürülmesi aklın, idrakin yapacağı bir iş sanma. Nefis arslanı tavşanın maskarası olamaz.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

Konu EZEL tarafından (12-05-2010 Saat 01:48 ) değiştirilmiştir..
EZEL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla