Tekil Mesaj gösterimi
Alt 12-12-2010, 14:17   #7
Kullanıcı Adı
EZEL
Standart


Allah İçin, Sivri sinekle Arşı Yaratması Birdir

Kuşeyrî (r.h.) Hazretleri, buyurdular: Halik zül-celâlin kudre­tine nisbetle, yaratma işi, havada uçuşan bir zerreden de daha önemsizdir. Çünkü Allahü Teâlâ Hazretleri katında, kudret açısından arşı yaratmakla sivrisineği yaratmak arasında bir fark yoktur. Allahü Teâlâ Hazretleri için, Arş’ın yaratılması zor gelmediği gibi, sivrisineğin yaratılması da (arşın yaratılmasından) daha kolay değildir. Zîrâ noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah subhânehû ve tekaddes hazretleri, kolaylık ve zorluğun ilhakından münezzehtir.

(0 bir şeyin olmasını istediği zaman ona ol” der o da oluverir.O’nun emri, bir şeyi murad edince ona sade ol demektir, o, oluverir. [1]

Kaynak: Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi 1.cilt


========== oOo ==========

Tevekkül Eden, Baba Ve Annesine İyi Davranan Sâlih Evlad

Kıssa:

İsrail oğullarında sâlih bir adam vardı. Onun küçük bir oğlu ve buzağısı vardı. Adam buzağıyı alıp, bir meşelliğe (ormana) götürdü, ve:

Allahım! Bu buzağıyı oğlum için sana emânet ediyorum. Oğlum büyüyünceye kadar onu koru ve sakla,” dedi. Adam öldü. Buzağı, meşelikte büyüdü. Tam yaşına geldi. Yaşlılık ile gençlik arasına girdi. Yabani büyüdüğü için buzağı gördüğü her şeyden kaçıyordu. 0 sâlih adamın oğlu büyüdüğünde, anne ve babasına hayırlı bir evlâd oldu. 0 çocuk geceyi üçe bölerdi. Gecenin üçte birini namaz kılmak, üçte birini uyumak ve diğer üçte birini de annesinin başı ucunda geçiriyordu. Sabah olduğu zaman bu çocuk, sırtına odun alır, onu pazara götürür, Allah’ın dilediği bir fiyat ile satardı. Sonra o paranın üçte birini sadaka olarak dağıtır, üçte birini geçimi için kullanır ve diğer üçte birini annesine verirdi. Bir gün annesi ona:

-”Oğlum! Baban sana bir buzağı miras olarak bırakmıştı. Onu götürüp, meşelikte bırakarak Allah’a emânet etmişti. Git, İbrahim, İsmail ve İshâk’ın İlâhından onu sana geri vermesi için dua et. Onun alâmeti, ona baktığında seni hayal (dünyasına götürüp sevinç) verir. Sanki güneşin şuaları (ışınları) onun san olan kıllarında çıkmaktadır.” O sığıra güzelliğinden ve sarılığından dolayı altn sığır diyorlardı. Onun süslü ve insana hoş gelen bir sarısı vardı. İnsana burukluk veren kötü bir sarıya sahip değildi. Genç meşeliğe gitti. Onu gördü. Otluyordu. Genç o sığıra seslendi:

-”Sana İbrahim, İsmail, İshâk ve Yakub’un İlâhı ile azimet ediyorum (emrime uy, yanıma gel), dedi. Sığır, o gencin sesine kulak verdi. Onu kabul edip, koşa koşa yanına geldi. Hatta önünde

uslu uslu durdu. Genç sığırın, boynunu tuttu. Bağladı. Sığır Allah’ın izniyle dile gelip konuştu.

-”Ey annesine iyilik yapan genci Sırtıma bin seni istediğin yere götüreyim bu sana çok kolaydır,” dedi. Genç:

-”Annem bana bunu emretti. Ve bana onu boynundan tut dedi,” Sığır:

-”İsrâiloğullarının peygamberlerinin hakkı için! Eğer sen bana binecek olursan, ebediyyen bana gücün yeter ve ben de ebediyyen seni taşırdım. Eğer sen dağa yerinden oynaması için emretsen, dağ yerinden sökülür. Seninle beraber hareket eder. Bütün bunlar senin annene olan iyiliğindendir,” dedi. Sonra genç o sığırı alıp annesine götürdü. Annesi ona:

-”Oğlum! Sen fakirsin. Hiçbir malın yok. Geceleri namaz kılmak ve gündüzleri de odun taşımak artık sana meşakkat verip zor geliyor. Git bu sığırı sat,” dedi. Oğlu: -”Kaça satayım?” dedi. Annesi:

-”Üç dinara sat. Bana danışmadan satma,” dedi. O gün o sığırın pazarda edebileceği değer üç dinardı. Genç, sığırı alıp pazara götürdü. Allahü Teâlâ, o gence annesine yapmış olduğu iyilikten ona nasıl bir hayır yapacağını bildirmek için ona bir melek gönderdi. Ondan haberdar olan Allah onu imtihan etmek için ona bir melek göndermişti. Melek ona:

-”Bu sığın kaça satıyorsun?” dedi. Genç:

-”Üç dinar! Annemin rızası şartıyla” dedi. Melek:

-”Ben bunu altı dinara alıyorum! Anneni işin içine sokma,” dedi. Genç:

-”Sen bana bu sığırın, ağırlığınca altın versen, ben anneme danışmadan ve onun rızasını almadan yine satmam.” dedi. Genç gidip, durumu annesine aktardı. Sığırın değerini ona haber verdi. Annesi:

-”Dön! Git onu benim rızam ile alt dinara sat dedi. Genç, sığır ile yine pazara gitti. Melek geldi.

-”Annen ne buyurdu?” diye sordu: Genç:

-”Annem! Bunu altı dinardan aşağı satmamamı emretti. Bu değerden noksan bir değer ile satmam,” dedi. Melek:

-”Annene gidip danışmaman üzere bunu senden on iki dinara satın alıyorum,” dedi. Genç, satmaktan kaçındı. Yine annesine geldi. Bunu ona haber verdi. Annesi ona:

-”Oğlum! Sana gelen kişi insan suretine girmiş bir melektir. Seni imtihan etmek istiyor. Sana geldiğinde, ona, “Sen bu sığırı satmamızı emreder misin yoksa etmez misin?” diye sor. Ona göre hareket et,” dedi. Genç, sığırı ile pazara gitti. Yine melek geldi. Annesinin söylediklerini meleğe sordu. Melek:

-”Annene git. Ona bu sığın tutup satmamasını söyle. Bunu Mûsâ bin Imrân senden İsrail oğullan içinde öldürülmüş olan bir maktulün katilini bulmak için satın alacaktır. Bunu ancak, derisinin dolusu altın ile satarsın. Allahü Teâlâ Hazretleri, İsrail oğullarının içine bu sığırın kesilmesini takdir etti,” dedi. Çok geçmeden, İsrailoğullan, kesecekleri sığırın vasıflarını sormaları üzerine, Allah, onlara bu sığın tarif etti. O genç annesine iyilik yaptığından Allah, kendi fazlü kereminden bir rahmet olarak o fakir gencin elinde bulunan sığırın vasıflarını saydı.

Yahudilerin Sığır Kesmekle Emir Olunmalarının Hikmeti

Kesilmesi gereken hayvanın başka değil de, sığır olmasının hikmeti, Yahûdîlerin, sığır ve buzağılara tapmalarındandır. Bu hayvanlar onlara çok sevimli olduğu içindir. Allahü Teâlâ buyurduğu gibi: “Dinledik, isyan ettik!” dediler ve küfürlerîyle danayı’kalblerin’de iliklerine işlettiler… Sonra tevbe ettiler. Allah’ın taatine ve ibâdetine döndüler. Allahü Teâlâ onları çok aşın sevdikleri şeyle imtihan edip; tevbelerinin hakikatinin ortaya çıkmasını ve kalblerinde bulunan sığır sevgisini kökten koparıp atmak istedi. Denildi ki, o zaman onlara en yakın ve faziletli kurbanları sığır idi. Allah, onların sevdiği ve onlar için en faziletli olan hayvanı keserek kendisine yaklaşmalarını istedi.

Dediler,

(Yahûdîler, sığırın kesme emrini alınca şaşırdılar. Şaşkınlıkları geçtikten sonra konuşmaya başladılar) Sanki şöyle denilmektedir:

-”Bundan (sığın kesme emrinden) sonra Mûsâ Aleyhis-selâm’ın kavmi ona ne dedi? Emrini yerine getirmeye yöneldiler mi?” Onlar Ey Mûsâ, “Bizim için dua et,” dediler. Bizim için sor.

Rabbin bizim için açıklasın, beyan etsin,” vuzuha (açıklığı) kavuştursun ve onu tarif etsin.

Nedir o?

Burada u “ne” mübteda, haberidir. Cümle “açıklasın” ile nasb makammdadır. Yani bize bu sualin cevabını açıklasın. Yahudiler, o sığırın halini ve vasfını sormuşlardı. Kesil¬miş bir sığırın bir parçası ile o ölen kişiye vurulduğunda, adamın dirileceği hakikati israil oğullarının kulaklarını tırmalıyordu. Onlar başta, hep inanmak istemiyorlardı. Bu gücü veren Allah olduğunu unutup sığırın vasıflarını sormaya başladılar. Buradaki hal ve vasfın sorulması, şöyle bir şeydir: Mesela sen birine, Zeyd nasıl biridir? Diye sorarsın o’da: iyidir veya âlim’dir der. Yani o sığırın yaşı nedir? Sıfatı nedir? Küçüklük ve büyüklükte durumu nedir? Dedi”

Dua edip vahiy geldikten sonra Mûsâ Aleyhisselâm, dedi. Muhakak O” Yani Allahü Teâlâ, buyuruyor ki, o, yani sizin kesmekle emir olunduğunuz sığır. (şu vasfi taşıyan) sığır değildir. O pek yaşlı, yani yaşlı değildir.

pek yaşlı,” kelimesi, kesmek manasına olan kelimesinden gelmektedir. Sanki o sığır, yıllarını bitirmiş sonuna yaklaşmış değil.pek taze de değildir.”

Yani küçük bir yavru da değildir. Burada “ne pek yaşlı, ne de pek taze,” kelimeleri müennes olarak gelmedi. Çünkü bu iki kelime dişilere mahsus olmadahaiz kelimesi gibidir. (haiz görme işi kadınlara mahsus olduğu için ayrıca. bu kelimenin müennes gelmesi gerekmez. Zaten onun müzekker veya müennes mi olduğu biliniyor.) durumu, Yani o sığır vasıflanır. bunun arasında, yani zikredilen yaşlılık ve tazeliğin arasında bir yaştadır.

Hemen yapınız“…

Bu, Mûsâ Aleyhisselâm tarafından bir emirdir. Mûsâ Aleyhis¬selâm, daha önce kesilmesi gereken sığırın vasfından fariğ olduktan yani boşaldıktan, sığırı anlattıktan sonra onlara, emre-dilen hayvanı hemen kesin, dedi.

emrolunduğunuz şeyi,… Emir olunduğunuz şey; sığırın kesilmesinden emir olunduğunuz şey manasınadır. Burada car (harfi cer) hazfolundu. Bu fiil He kullanılması çok yaygındır. Hatta iki mefûle müteaddi olan fiillere bile ilhak etti.

israil oğulları dediler“…

Sanki şöyle denilmektedir. İkinci beyandan sonra İsrailoğulları ne yaptı? Emir tekrarlanmaktadır. Dediler denildi;

Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın.

Renklerden. Kesmekle emir olunduğumuz sığır bize tam ayan beyân olsun Renk, bazı

cevherler üzerinde kendisini gösteren bir arazdır. Dedi,” Yani, Allah’a dua edip Allah’dan sorunun cevabını aldıktan sonra Mûsâ Aleyhisselâm, buyurdu: Muhakkak o,” Allahü Teâlâ: Muhakkak o sığır, sarı renkli biridir, diyor.”

Sarılık, siyah ile beyazın arasında bir renktir. O bilinen sarılıktır. Sarılık siyahlığın başlangıcıdır. Çünkü devenin siyahlığı zamanla sarılığının üzerine çıkar. parlak bir rengi vardır (sapsarıdır).” Bu cümle mübteda ve haberdir. Cümle sığırın sıfatıdır, sanlığın koyu ve diğer renklerin karışımından halis olması demektir. Tekid manasında: sapsarı denir. simsiyah denildiği gibi. Kendisi renklenenin vasfı olduğu halde, renge isnâd edilmesinde ise, onunla olan bir ilgi ve yakınlıktan dolayıdır. Tekid’in manaya verdiği üstünlük inkâr edilemez. Sanki şöyle denilmektedir: Sanlıkta şiddetli sarılığı olan bir sarılık. Ciddiyetinde çok ciddidir, kelimesinde olduğu gibi. Denildi ki, bütün sarılık demektir. Galiz bir sarılığa yakın bir sarılık demektir.

Sarı renk bakanlara sürür veren, (san bir sığırdır).”

Sarı Renk

Ona bakanlara, güzelliğinin acaibliğinden ve renginin saflığından sürür gelir. Hilkati tamam olduğu için bakanların kalblerine ferahlık verir. Letafeti kendisinde toplaması ve koyu bir renge sahip olması ve kalbte bir lezzet ve sürür vermesi, bir faydanın hâsıl olması anında veya koyuluğuna bakmakladır.

Hazreti Ali (r.a.).’dan rivayet olundu. Sarı nalin giyenin üzüntü ve düşüncesi azalır. Zîrâ Allahü Teâlâ: sarı renk, bakanlara sürür vericidir”, diyor. İbnüz-Zübeyr ve Muhammed bin Kesir, siyah nalin giymekten menetti. Çünkü o, üzüntü verir. İnsanın içini karartır. Zikir olundu ki: Kırmızı mest, Firavun’un mestidir. Beyaz mest, Fiavunun veziri Hâmân’m mestidir. Siyah mest ise âlimlerin mestidir. Rivayet olundu. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin mestleri siyah idi.

Onlar, Dediler” O sığır, salma yani serbest dolaşan bir inek mi, yoksa çalışan yani sahibi tarafından çifte ve su çekiminde çalıştırılan bir sığır mı?

Keşşafta buyuruldu: Bu sığırın hali ve vasfını soran suâlin tekrarıdır. Beyanın (sığırın durumunun açıklanmasının) artması için onun durumunu soran sualler arttı. Kısaltmak burada uygun olmaz. Ömer bin Abdulazîz Hazretlerinden rivayet olundu: “Ben sana falanca kişiye koyun (cinsinden bir hayvan) vermeni emrettiğimiz zaman onun koyun mu ve keçi mi olduğunu benden sorma. Bu sence anlaşıldığı zaman, bana onun erkek veya dişi mi olduğunu sorma. Bunu sana açıkladığım; erkek veya dişi mi olduğunu açıkladığımda sen onun siyah mı veya beyaz mı olduğunu sorma. Sana bir şey sorduğumda (o kunuda insiyâtifıni

kullan ve bana soru sorma, hemen emrimi yerine getir,” dedi. Hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:

“Muhakkak cürüm bakımından insanların en büyük günahkârı, haram olmayan bir şeyi soran ve o kişinin sorularından dolayı, o şeyden mahrum edilmesi (ve o şeyin ona) haram olmasıdır

“Muhakkak o sığır, biraz karışık geldi,” Durumu ve sanlığı vasfedilen sığır cinsi, çoktur. Bu bize benzetilip karışık bir hale geldi. Sığırlardan hangisini keseceğini bilemiyoruz. Sığır kelimesi, cinsi murad edilmiştir. Veya cemiinin harfleri, müfredinin harflerinden daha az olan bir ceminin müfred veya müzekker olması caizdir.

Bununla beraber Allah dilerse onu elbette buluruz.” dediler.

Yani kesilmesi gereken sığın inşallah buluruz. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdu:

“Eğer İsrâiloğulları, “inşaallah” (Allah dilerse) demeselerdi, hiçbir zaman istenen sığın bulamayacaklardı.

Mûsâ Aleyhisselâm söyledi.

Muhakkak O,” Allahü Teâlâ,

Rabbim buyuruyor ki o, koşulur bir sığır değildir.” İş için terbiye edilip, boğun eğdirilmemiş.

Yani ziraat için, yerin üstünü altına çevirmeyen. Bu cümle, kelimesinin sıfatıdır. Sanki şöyle denilmektedir. Çalıştırılmak ve tarla sürmek suretiyle ezdirilmeyen demektir. ‘”Ekin sulamayan,” Yani ekin sulamak için dolaba koşulmamış hayvan demektir. Birinci “vela” kelimesi nefiy (olumsuzluk) içindi, ikincisi ise mezîd’dir. Birincisini tekid etmek için fazladan gelmiştir. Çünkü bu cümlelerin manası; o (sığır), ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, demektir. Bu iki fiilde yani tarla sürmek (çift sürmek) ve sulamak, dolapla koyudan su çekip ekin, bağ ve bahçeyi sulama fiilleri, kelimesinin sıfatıdırlar. O sığır, sulamak ve ekin sürmek için boyunduruk altna alınmamış bir sığırdır. Keşşafta olduğu gibi.

İmam Ebu Mansur (r.a.) Hazretleri buyurdu. Bu âyeti kerime, Isrâiloğullarının kesmekle memur oldukları sığırın erkek olduğuna delildir. Zîrâ çift sürülme ve dolab ile su çekme işi, erkek sığırların (öküzlerin) işidir. Amma kendisine raci olan kinayelerde lafızların müennes olması ise, “Bir taife söyledi,” kavli şerifinde olduğu gibidir. Buradaki o (te) harfi müenneslik için değil, tevhid (birlik) içindir. Ebu Yusuf , buna muhalefet etti. Bu zamanda sığırların erkeği (öküz) ile çift sürüldüğü ve bu hizmetlere koşulduğu gibi o zaman (İsrail oğulları döneminde) dişi sığırlar (inekler) ile çift sürülürdü. selimdir. Allah onu ayıplardan korumuştur. Veya onu iş yapmaktan muaf tutmuştur. Ehlini ondan selim kılmıştır. Veya renklerini selim kılıp diğer renklerden halis kılmıştır. Yani onun sarılığı diğer renklerden hiç birine benzemez. Devamla şöyle teyid edilmektedir. “onda hiç alacalık” yoktur.

Derisinin renginde karışıklık yoktur. Hepsi sandır. Hatta boynuzları ve karnının altı alın ve kuyruğu bile sarıdır. “alaca” kelimesinin aslı, vaadetmek, vasfetmek ve u; tartmak kelimeleri gibidir. Bu kelimelerin asli; ve dir. Bu kelimenin iştikakı, bu da üretiminde değişik renklerin kullanılması demektir.

Dediler,” bu sıfatlan işittikten sonra dediler ki, “el‘ân-şimdi” Bu vakit.

Bu kelime işaret manasını tazammun etmek için bina edilmiştir.

Sen hak ile geldin.”

Sığırın bütün vasıflarını doğru anlattın, sığırın artık anlatılmayan bir vasfı kalmadı.

Onu boğazladılar, kestiler.” genişlik içindir. Bütün bu vasıf ve nitelikleri taşıyan sığır kendilerine hâsıl oldu. Onu gencin yanında buldular. Derisi dolu altın ile (yani ağırlığınca altın vererek) satın aldılar. Kestiler.

neredeyse, az kalsın, yapmayacaklardı.

Cümle, Onu boğazladılar, kestiler.” Fiilinin zamirinden haldir. Onu kesmek istemedikleri bir halde kestiler, demektir. Bunun özeti şöyledir: (i/160)

Sığırı kestiler ama, bekledikten ve uzun bir zaman geçtikten sonra kestiler. Sığırı kesme emrini almaları ile sığırı kesmeleri arasında tam kırk sene geçti. Akıllı kişiye gereken hemen emre riâyet etmektir. Halin hakikatini araştırmayı terketmesidir. Zîrâ tevhid kazıyyesi bunu gerektirir.

Mesnevî’de buyuruldu: Dostu hayal etmede sırlar vardır.

Atâiyye hikmetlerindendir: Seni, beşeriyetin her vasfından çıkarttı. Seni, Yahudilerin bozmak istedikleri ve karşı çıktıkları her vasıftan çıkarttı ki, senin katında hak, güzel ve sevimli olsun diye. Onun yüce rahmetindendir ki, kahrını selâmete yakın kıldı. Bu, Allahü Teâlâ tarafından varlığın muhafazasını gerektirir. Hatta kul bir günahdan dolayı elem çekmez. Eğer elem çekseydi, o günahı işlemezdi. Eğer ondan sadır olsaydı ona sabredemezdi. Zîrâ hıfz günahtan imtina etmeyi gerektirir. Günahın vuku’u caiz olduğudur. (Yani, İnsanlar, tarafından vuku bulduğu bir realitedir.) Günah’m vuku bulmasının, helal olmamakla beraber, “ismet” günahtan korunmanın mümteni olmamasıdır. Günahların vuku’u peygamberler için “ismef’tir. Peygamberler, günahlardan korunmuştur. Evliya ise “hıfz”dır. Evliya günahlardan muhafaza edilir. “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” Kavli şerifi, günahtan dönmeye delâlet etmektedir. Israrın olmadığı ve bu sadece imandır.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi
========== oOo ==========

Cemaatle Namaz

Muhakkak ki, cemaatle kılınan bir namaz, diğer namazlardan yirmi yedi derece daha üstündür. Cemaatlerde temiz kalbli insanların olmasındandır. Namaz, savaş gibidir. Mihrâb da, harb meydanı gibidir. Savaşta elbette insanların toplanıp saf tutmaları gerekir. Cemaat kuvvettir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:

Müslümanlar, bir cemaatte kırk kişi toplanırsa, muhakkak onların içinde, bağışlanan biri vardır.

Allahü Teâlâ Hazretleri, mağfiret kıldığına ikram eder. diğerleri de, zarara uğramış ve mağfiretten mahrum olmuş bir şekilde dönerler. Cemaat ile kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece fazîletli kılındı. Çünkü cemaat, cemi’den (toplum)dan alınma bir kelimedir. cemi’ ise, en azı üç’dür. Kişinin tek başına kılmış olduğu bir namaza, on hasene verilir. O, on haseneden biri asıldır. Dokuzu ise, Allahü Teâlâ Hazretlerinin ona vermiş olduğu fazlü keremidir. Allah’ın eklemiş olduğu sevablar toplandığında yirmi yediye ulaşmaktadır.

Kurtubî tefsirinde buyurdu:

Özürsüz olarak, cemaatle namazı kaçırıp, tek başına kılan kişi, cezaya çarpılır.

Ebû Süleyman Ed-Dârânî buyurdu: Ben yirmi sene namaz kıldım, hiç ihtilam olmadım. Mekke’ye girdim, orada hiçbir şey yapmadım. Ancak ihtilam oldum. Sonra anladım ki, arız olan bu ihtilâm, yatsı namazını cemaatle kılmayı terketmemden dolayı idi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, hadîs-i şeriflerinde buyurdular:

Allahü Teâlâ Hazretleri, mahlûkatının üzerine tevhid’den sonra kendisine namazdan daha sevimli bir şey farz kılmadı. Eğer namazdan daha sevimli bir şey olmuş olsaydı, melekler o şey ile Allah’a ibâdet ederlerdi. Meleklerin bir kısmı, rükû, bazısı secde ve bazıları da kıyam ve kaade halindedirler.

Namaz kılana gereken şey, “huzuru kalb” ile namaz kılmaktır. Selef-i sâlihîn eğer, herhangi bir mal kendilerini Allah’ı zikret­mekten meşgul ederse, bu durumlarına keffâret olsun diye onu tasadduk ederlerdi. Asıl olan bâtın (kalbin) amelidir.

Ey o bütün imân edenleri Sarhoş iken namaza yaklaşmayın; söylediğinizi bilinceye kadar… Yani, kim, dünyayı sever, gailesi, dünya ile ilgili düşüncesi çok olursa Allahü Teâlâ Haz­retleri, namazında bedeniyle beraber kalbini hazır bulundurma­yan kişinin namazına bakmaz. Hatıra gelen şeyleri mutlaka defetmek lâzımdır.

Mesnevî’de buyuruldu:

Gafilin bağlandığı dünya serab gibidir.

Dünyayı terket.

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

========== oOo ==========
Cemaatle Namaz

Muhakkak ki, cemaatle kılınan bir namaz, diğer namazlardan yirmi yedi derece daha üstündür. Cemaatlerde temiz kalbli insanların olmasındandır. Namaz, savaş gibidir. Mihrâb da, harb meydanı gibidir. Savaşta elbette insanların toplanıp saf tutmaları gerekir. Cemaat kuvvettir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:

Müslümanlar, bir cemaatte kırk kişi toplanırsa, muhakkak onların içinde, bağışlanan biri vardır.

Allahü Teâlâ Hazretleri, mağfiret kıldığına ikram eder. diğerleri de, zarara uğramış ve mağfiretten mahrum olmuş bir şekilde dönerler. Cemaat ile kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan yirmi yedi derece fazîletli kılındı. Çünkü cemaat, cemi’den (toplum)dan alınma bir kelimedir. cemi’ ise, en azı üç’dür. Kişinin tek başına kılmış olduğu bir namaza, on hasene verilir. O, on haseneden biri asıldır. Dokuzu ise, Allahü Teâlâ Hazretlerinin ona vermiş olduğu fazlü keremidir. Allah’ın eklemiş olduğu sevablar toplandığında yirmi yediye ulaşmaktadır.

Kurtubî tefsirinde buyurdu:

Özürsüz olarak, cemaatle namazı kaçırıp, tek başına kılan kişi, cezaya çarpılır.

Ebû Süleyman Ed-Dârânî buyurdu: Ben yirmi sene namaz kıldım, hiç ihtilam olmadım. Mekke’ye girdim, orada hiçbir şey yapmadım. Ancak ihtilam oldum. Sonra anladım ki, arız olan bu ihtilâm, yatsı namazını cemaatle kılmayı terketmemden dolayı idi. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri, hadîs-i şeriflerinde buyurdular:

Allahü Teâlâ Hazretleri, mahlûkatının üzerine tevhid’den sonra kendisine namazdan daha sevimli bir şey farz kılmadı. Eğer namazdan daha sevimli bir şey olmuş olsaydı, melekler o şey ile Allah’a ibâdet ederlerdi. Meleklerin bir kısmı, rükû, bazısı secde ve bazıları da kıyam ve kaade halindedirler.

Namaz kılana gereken şey, “huzuru kalb” ile namaz kılmaktır. Selef-i sâlihîn eğer, herhangi bir mal kendilerini Allah’ı zikret­mekten meşgul ederse, bu durumlarına keffâret olsun diye onu tasadduk ederlerdi. Asıl olan bâtın (kalbin) amelidir.

Ey o bütün imân edenleri Sarhoş iken namaza yaklaşmayın; söylediğinizi bilinceye kadar… Yani, kim, dünyayı sever, gailesi, dünya ile ilgili düşüncesi çok olursa Allahü Teâlâ Haz­retleri, namazında bedeniyle beraber kalbini hazır bulundurma­yan kişinin namazına bakmaz. Hatıra gelen şeyleri mutlaka defetmek lâzımdır.

Mesnevî’de buyuruldu:

Gafilin bağlandığı dünya serab gibidir.

Dünyayı terket.

========== oOo ==========
Kur’ân ve ilim öğretme karşılığında ücret caiz mi?

Ve benim âyetlerimi birkaç paraya değişmeyin “(satmayın.) âyet-i kerimesinden dolayı, âlimler, Kur’ân-ı Kerim ve ilim öğretmenin karşılığında ücret almanın caiz olup olmadığı konusunda ihtilâf ettiler (görüş ayrılığına düştüler).

Bu zamanda fetva, Kur’ân-ı Kerim’in öğretim, fıkıh ve diğer ilimlerin öğretimi için ücret alınıp verilmesinin caiz olduğuna dairdir. Bu cevaz, Kur’ân-ı Kerim, fıkıh ve diğer ilimlerin kayıp olmamaları içindir. Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri buyurdular:

Sizin üzerinde ücret almaya en hak kazandığınız şey Allah’ın kitabıdır.

Âyet-i kerime, eğitim için tayin edilen kişilerin, ücretlerini almadıkça derse başlamayan ve öğretim yapmayanlar hak­kındadır. Öğretim yapan kişi, buna herhangi bir ücret tayin etmezse, ona sünnet (bu hadîs-i şerifin) deliliyle ücret alması caizdir. Yine ücretin tayin edilmesinin caiz olup olmaması konusunda “gassal“(cenaze yıkayanlar da) böyledir. Köy ve kasaba gibi, kendisinden başka gassal bulunmayan yerlerde cenazeyi yıkayan kişilere bu işlerinden dolayı belirli bir ücret tayin edilmez ve kişinin ücret istemesi caiz olmaz. Eğer, uygar yerlerde veya şehirlerde yaşıyorsa, kendisi bir ücret tayin etmemek şartıyla ücret alabilir. Bu kişi cenazeyi yıkamamakla günahkâr olmaz. Bazen kendisine ücret tayin edilir. Ancak onun kendisine ve ailesine infak edebileceği bir şeyi yoksa ona bir ücret tayin edilir. Onun üzerine bunu öğretmek vâcib değildir. Onun sanatını ve mesleğini kabul etmesi gerekir.

İmam (Halife), kendisi için bir ücret tayin etmesi gerekir. Yoksa Müslümanların ona bir ücret tayin etmeleri gerekir. Ebû Bekir Siddık (r.a.) Hazretleri, halife seçilip bu iş için tayin edildi. Amma yanında ailesini geçindirecek bir şeyi yoktu. Hazreti Ebû Bekir (r.a.), ticâret yapmak istedi. Bir elbise alıp pazara götürdü. Onu pazarda elbise satarken görenler, bunun sebebini sordular. O:

-”Ailemi nasıl geçindireyim?” dedi. Sahabeler, onu hilâfetin idaresine geri çevirdiler. Toplanıp o’na, ailesini geçindirebileceği bir ücret tayin ettiler. Yine imam, müezzin ve benzerlerinin bir ücret almaları caizdir. Mushaf-ı şerifi satmak, Kur’ân-ı Kerimi satmak demek değildir. Mushaf satanlar, kağıt yapraklarını ve onu yazan hattatların el emeklerini satıyorlar.



Âlimler, buyurdular: “Zamanın değişmesiyle zamanımızda bazı meselelerin cevablarıda değişti. Zamanla cevabı değişen bazı meseleler:

*İlim ve dinin sönmesi ve kayıp olmasının korkusundan, ücret alınabilir.

* Âlimlerin, sultanların kapılarına gitmesi,

* Âlimlerin (ve ilim talebelerinin cer için) köylere gidip geçimini temin etmesi,

* Kur’an-ı kerim’in öğretimi için, imamet ve müezzinlik ücreti almanın caiz olması,

* Nikahlı (ve hür) eşinin izni olmadan azl yapmak (doğum kontrolü yapmak),

* Şarap içenlere selâm verilmesi ve benzeri konularda, caiz olduğuna fetva verilmiştir. Zîrâ bu konularda fetva verilmezse kendilerinden daha şiddetli (istenmeyen hadiseler) vuku’ bulacaktır. (Yani zararı faydasını geçecektir.)

Nisâbü’l-Ahsâb ve diğer kitablarda da böyledir.

Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1
========== oOo ==========
Yılan ve akreb sokmaması için okunacak dua.

Kim yılan ve akrebin zarar ve tehlikesinden korkarsa şöyle dua etsin:

Selâm Nuh’a, bütün âlemler içinde! Biz böyle mükâfat ederiz işte muhsinlere!

Bu âyeti kerimeleri okuyan kişi Allah’ın izniyle yılan ve akreblerin tehlikesinden emin olur.

Bil ki hayvanlardan aslında insanlara eziyet eden her varlık, eziyetinden dolayı hiç şüphesiz öldürülür. Bunda ihtilâf yoktur. Yılan, akreb, zehirli keler ve benzerleri gibi.

EI-Habbâzî nin, “EI-Hidâye” üzerine yazmış olduğu haşiye­sinde şöyle buyurdu: Yılanın öldürülmesi, ya zararı defetmek veya bir faydayı celbetmek (çekmek) içindir.

Bu güzel ve ince konuları toplayan ben fakir (ismail Hakkı Bursevî.) derim ki: Zarar için veya fayda için öldürülür sözünün içine, bal arısı, ipek böceği ve benzerleri de (bu hükmün altına) girer. Çünkü ipek böceğini öldürmeden kendisinden faydalanmak mümkün değildir.

Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi cilt 1

========== oOo ==========

Efendimiz (S.A.V.)’İn Üzerinde Hutbe Okuduğu Kütük
Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri başlangıçta Medine’de hutbe okurken yaslandığı bir hurma kütüğü vardı. Kendisine mimber yapıldığı zaman, hutbe okumak için mimbere çıktı. Bu kütük Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin ayrılığına dayanamadı. Bir devenin inleyişi gibi inledi. Onun sesini Mescidde bulunan bütün sahabeler işittiler. Efendimiz (s.a.v.) mimberden indi. 0 kütüğü kucakladı. Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerinin sevgisiyle o kütük sustu.

Mesnevî’de buyuruldu:

Bir kimsede Hakk’m sırrına itimâd yoksa, cansızın inlemesini tasdik etmez.

Kaynak : Rûhu’l-Beyan Tefsiri Tercümesi
========== oOo ==========
EZEL isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla