Tekil Mesaj gösterimi
Alt 04-13-2011, 02:56   #7
Kullanıcı Adı
Bilal Baştan
Standart
Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali'ye seslendiler....

-Ebu Leheb'in sözlerini duydun. Hakaretleri ile bana fırsat tanımadı. Gelenlerle konuşmama imkan kalmadan yağıldılar. Yine önceki gibi yemek hazırla ve onları buraya topla.

Çağrılanlar, bir bir geldi. Herkes hazır olunca yemek çıkarıldı... Ebu Leheb yine mecliste bir diken gibi göze batıyor.

Peygamberlerin önderi, ayağa kalktılar. Gözler üzerinde... acaba ne diyecek? Geçen defa konuşmamıştı. Ebu Leheb, mani olduğundan geliş sebeplerini bile anlayamadan çıkmışlardı. Şimdi herşey anlaşılacaktı. Kendilerini böyle üst üste toplamasının mutlaka mühim bir sebebi vardı...

Herkes hazır olunca konuşmaya başladılar. İnci gibi bir Arapça, güzel mi güzel bir ses ve mükemmel ahenk. Daha evvel bilmedikleri, duymadıkları şeylerin belagatin en harikası ile takdimi:

-Hamd, ancak Allah'a mahsustur. Ben, O'na hamd eder; sadece O'ndan yardım isterim. O'na inanır ve O'na dayanırım. Şüphesiz iman eder ve size de bildiririm ki, Allah'tan başka mabud yoktur. Allah bildir ve eşi-ortağı mevcut değildir. Size asla hilaf bir şey söylemiyor ve en mutlak hakikatı tebliğ ediyorum. Gelin bir olan Allah'a iman edin. Ben, Allah'ın size ve tekmil insanlığa gönderdiği Peygamberim. Yeminle söylüyorum ki, siz uykuya daldığınız gibi ölecek ve ondan uyandığınız dirilecek ve hayatınız boyu yaptıklarınızdan hesba çekileceksiniz. İyiliklerinizden mükafat kötülüklerinizden ceza göreceksiniz. Böylece yeriniz cennet ve cehennem olacaktır. İnsanlardan ahiret azabı ile ilk korkuttuğum kimseler sizlersiniz.

Ebu Talib:

-En makbul iş sana yardımcı olmaktır. Ben seni himayeye devamedeceğim.

Ama nefsime bakıyorum; eski dininde kalmaya ısrarlı.

Yine Ebu Leheb atıldı:

-Abdülmuttalib oğulları! Bunun yaptığı doğru değil... Bari başkaları durdurmadan biz karşı çıkalım. Yoksa Muhammed yüzümden hepimiz ağır hakarete maruz kalacak ve belki de çoğumuz öleceğiz.

Ebu Leheb'in sözleri, Hazret-i Safiyye'yi harekete geçirdi. Sevgili hala, dayanamamıştı:

-Ben hey kardeşim! Yeğenimizi ve dinini desteklememek; hor görmek, küçültmeye çalışmak sana yakışıyor mu? Alimler, Abdülmuttalib'in soyundan bir Peygamber geleceğini bildiriyor; sen O'nu kötülüyorsun. Bu ne taze böyle? Vallahi O Peygamber işte karşımızda bulunuyor!!!

Ebu Leheb, inat mı inat. Öfke iele bağırdı:

-Seninki ham hayal! Zaten kadın değil misin; ne anlarsın bu işlerden? Bütün işiniz erkeklere ayak bağı olmak! Yarın millet, İsyan ederse biz ne yapabiliriz?

Ebu Talip, hışımla Ebu Leheb'e döndü:

-Korkak!... Son nefesine kadar O'na yardımcıyım; anladın mı? Dedi. peygamberimize:

-İnsanları imana çağıracağın zamanı bildir. Silahlanıp seninle beraber gelelim.

Hava iyice gerginleşmişti.

Yüce Peygamber, söze kaldıkları yerden devam ettiler:

-Ey Abdülmuttalib nesli. Vallahi, benim size getirdiğim bu dinden daha üstün ve daha hayırlısını tebliğ eden olmamıştır. Sizi söylenmesi kolay fakat mizanda sevabı çok yüksek olan iki kelimeyi söylemeye davet ediyorum. İşte:" Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed abdühü ve Resuluhu" Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna inanır ve şahid olurum, demek. Yüce Allah, size bunu bildirmemi buyurdu. Bazı mucizeleri de gördünüz. Öyleyse hanginiz çağrıma uyup benimle oluyor?

Resuller Resulünün, hitabeti bitince ortalığı bir sessizlik tuttu. Sanki herşey donmuştu. Çıt yok... başlar önde, kimbilir ne veya neler düşünüyorlar.

Sevgili Peygamberimiz, sözlerini üç defa arka arkaya tekrarlayıp muhataplarını aradılar. Ama nafile... Her üçünde de cevap hep Hazret-i Ali'den geliyor:

-Bunların en küçük ve en zayıfı benim.Ama ben sana yardımcı olmaya hazırım...

İlk iki cevapta efendimiz, Ali kerremallahü vechehi yerine oturtarak öbürlerinden bir ses çıkmasını beklediler. Fakat sözleri üçüncü kere cevapsız kalıp yine Hazret-i Ali aynı şeyi söyleyince elinden tutup akrabalarından uzaklaştılar....

Onlar, ayrılınca kalabalık, Peygamberimizin dedikleri ile alay edip gülüşerek dağıldı...

Herşeyin Peygamberi, hak bildiği yolda yürümeye devam ediyor. Nasibi olanlar bir mbir hidayete ermekte.

Cebrail aleyhisselam ile yeni bir vahiy nazil oldu. Şimdi sadece yakın akrabalar değil; herkes Müslüman olmaya davet edilecek...

İşte Hicr Sure-i Şerif'in doksandördüncü ayet-i kerimesi:

-Sana emrolunan şeyi açıkla. Baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma...

Şanlı Peygamber, Safa tepesindeler. Yüksekçe bir taşın üzerine çıkmış olarak mübarek parmaklarını kulaklarına koyup gür ve billur bir sesle Mekke'ye doğru seslendiler:

-Eyy Kureyş! Koşun. Buraya gelin! Size mühim bir haberim var. Koşun!

Aşağıda sualler:

-Kim mbu seslenen öyle?

-Muhammed'ül Emin.Safa tepesine çıkmış bizler çağırıyor.

-Gitsek mi acaba?

-Bir bakalım. Mühim haberi ne? Belki düşman baskını falan vardır. O, emin insandır. Doğruyu haber verir.

-Hadi öyleyse!

Az sonra nefes nefese bir kalabalık, fahri kainatın karşısına dizilmişti.

-Hayırdır, Ya Muhammed bizi merakta kodun?

Gözler, hep O'nda,Muhakkak önemli bir şey varki bu tepeye çıkarak ahaliyi yanına çağırdı...

Tane tane konuşuyor.Ve İslama gelmeyen bu insanların akıl, vicdan, idrak ve basiretlerindeki pası sökmeye uğraşıyorlar:

-Şu dağın ardından veya şu vadinin içinden düşman atlılarının çıkacağını veya sabah akşam baskına uğrayacağımızı söylesem bana inanır mısınız?

-Elbette, elbette,.. sesleri.

-Sen,hep doğru söyledin. Senden doğruluktan gayrı bir şey ummayız...

Habib-i Ekrem istediği cevabı almıştı... bunun üzerine Kureyş'in bütün ailelerini isim isim sayarak onları tevhide çağırdılar.

-Sizleri kıyamet gününün azabı ile korkutmaya memurum. Sizi "La ilahe illallah vahdehu la şerike leh"/ Allah, tekdir ve kendisinden başka yaratıcı yoktur. diyerek iman etmeye davet ediyorum. Ben, Allah'ın kulu ve Resulüyüm. Eğer dediklerime inanırsanız yeriniz cennet olacaktır. "La ilahe illallah" demezseniz size ne dünyada bir yarar, ne de öte alemde bir imkan temin edemem

Kalabalık şok oldu...

Ebu Leheb...

İlk atılan, ilk söze karışan, kin kusan yine O.Gözleri dışarı fırlamış; Öfkeden yanakları al al; kudurmuş gibi bir taşa sarılıp o güzeller güzeli Efendimize fırlattı. Bir taraftan da bağırıyordu:

-Bizi bunun için mi topladın?!!

Öbürleri birşeycik demezken hem de bir amcanın böyle zalimane davranışı... Kainatın bir tanesine taş atan bu eller kurusa müstehak değil mi?

İnsanlığın baştacına risalet vazifesinde engel olmaya çalışan sadece Ebu Leheb değil; karısı Ümmü Cemil de geceleri Peygamberimizin geçeceği yollara diken dökerek en kötü çeşidinden O'na cefa verip yıldırma gayretinde...

Allahü teala sevgilisine taş atana Tebbet Suresi ile:

-Ebu Leheb'in elleri kurusun; zaten kurudu, dedikten sonra Ümmü Cemil'i "hammaletel-hatab/odun hamalı" olarak aşağıladı. Sure, karı-kocanın kötülükleri sebebi ile inzal olmuştu.

Haklarında hususi vahiy gelip de böyle yerin dibine geçirilmeleri Ebu Leheb'i mecnuna çevirdi:

Derhal oğulları Utbe ile Uteybe'ye koştu ve:

-Kat'i emrimdir! Hemen karılarınızı boşayın! Derhal, hiç vakit kaybetmeden!

Çünkü Sevgili Peygamberimizin kızlarından Rukiyye, Utbe ile Ümmü Gülsüm, Uteybe ile evliydi... murdar adan, gelinlerini boşatarak can yavrularına verilen bu sıkıntı ile Peygamberimizden intikam alıyordu...

Peki; Utbe ve Uteybe, Allah Resulünün kızlarını boşayacaklar mı?

Maalesef!..

Onun damadı olmak devletini bırakıp, babalarının küfrüne destek oldular.

Uteybe, sade boşamakla kalmayıp yüksek huzura koşarak bağıra bağıra:

-Seni sevmiyorum. Dinini de inkar ediyorum. Bu sebeple kızını boşadım, dedi ve Efendimizin yakasına yapışarak gömleğini yırttı.

Sevgili Peygamberimiz çok incindiler ve:

-Ya Rabbi! Onun üzerine canavarlarından bir canavar musallat et, diye beddua ettiler.

Onun duası geri çevrilir mi?

Uteybe, Şam yolunda iken bir arslan tarafından parça parça edilerek berbat bir akıbet ile ölüp gitti...

........

Artık müşrikler için ahir zaman Peygamberinin etrafında toplanan çüğu zayıf, fakir ve kadınlardan oluşan insanlar, ne bir avuç gariptir; ne de ciddiye alınyama layık bulunmayan kimseler... gün gün çoğalıyor. Ve hiç bir baskı, hiç bir tehdit, hiç bir usul, hiç bir vaad onları vahiyle işaret edilen ve Resulullah tarafından gösterilen istikametten çevirmiyor.

Lakaytlık şimdi düşmanlıkla yer değiştirmiştir... münkirler, müşrikler, hepsi öfkeli. Çünkü gelen yeni din, puta tapmayı reddetmekte, putları adi birer madde olarak telakki ve ilan etmekte; o gün için ne kadar semavi din varsa hepsinin hükümsüz kaldığını; tamamının yerini Muhammed nizamın aldığını açıklamakta ve insanları buna iman etmeyi şart koşmaktadır.

Dahası var: Bu din, ırk üstünlüğü, kabile imtiyazı, sülale seçkinliği gibi farkları kaldırarak serveti katar katar bir zengin veya çıplak ayaklı bir köle de olsa aynı imanı paylaşan insanlar arasında öz kardeşlikten daha gerçek kardeşlikler kurmakta.

...üstlerine doğru yuvarlanan kar yumağı şimdilik küçük gibi görünse de belli ki bu bir çığın çekirdeğidir.

...alay edenler için şimdi korku dağları bekliyor. İşte Kureyş büyüklerinden Ute, Şeybe, Ebu Cehil ve daha bir kaç isim, Ebu Talib'in karşısındalar. Tavırları küstah. Rica ile karışık tehdit ediyorlar.

-Sana saygılıyız; bunu biliyorsun. Hep hatırını gözettik. Ancak şimdi huzurumuz kalmadı. Çünkü yeğenin, yeni bir din ihdas ederek dediklerine inanmayanları küfür ve dalalette olmakla itham ediyor. Bunu kabul edemeyiz. Ya nasihatinle bu sevdadan vazgeçer; yahut biz hakkından gelmesini biliriz.

Ebu Talib, kibarlık yaparak bu kuru-sıkı tehditleri aziz yeğenine açmadı...

Bir müddet sonra kafirler değişen bir şey olmadığını anlayınca yine Ebu Talib'e geldiler:

-Sözlerimizin kaale alınmadığını görüyoruz. Biz, senin hatırını incitmek istemedik. Fakat kararımız taviz verilmez kesin bir karardır. Ya O yok olacak veya biz! Artık sabır ve tahammülümüz tükendi...

Ebu Talib, bir fitne çıkmaması için ne kadar uğraştıysa da bir netice alamadı. Bunun üzerine alemlerin efendisi ile konuşma zaruretini duydu.

-Ey yeğenim. Bütün kabile sana düşman kesildi. Akraba arasında husumet iyi şey değil. Kendilerini küfür ve yanlış yolda olmakla itham etmeden kendi dinini yaşamanı istiyorlar. İkinci keredir bana şikayete geldiler.

Bu sözler, bir şey demek istiyordu.

... demek ki amca, destek ve himayesini çekiyor. sevgili peygamberimizde uyanan kanaat budur.Ebu Talib desteğini çekse ne olur ki? En büyük destek, en büyük hami Allah olduktan sonra!..

İşte Sevgili Peygamberimizin cevabı:... bir dava adamının en zor, en tahammül edilmez, en ümitsiz anlarda bile bütün bu menfi şartları hiçe sayıp meydan okuyan çelik irade ve kale duvarı gibi muhkem azmine tarihin en parlak misali:

-Güneşi getirip sağ elime, ayı da sol elime koysalar ve bana bu işten cay deseler yine vazgeçmeyip İslamiyeti yaymaya devam edeceğim. Bu yolda canımı feda etmeye hazırım. Yeter ki Rabbim benden razı olsun!...

Efendimiz, bunları söyledikten sonra dolu dolu gözlerle oradan uzaklaşmaya başladı. Ebu Talib, konuyu açtığına pişman olmuştu. O'na yetişti ve:

-Dilediğini yapmakta hürsün. Hayatta olduğum müddetçe seni koruyup kollayacağım.

........

Kureyşli müşrikler, Ebu Talib'in hala himayeyi sürdürdüğünü görünce önde gelen on kişi Utbe, Şeybe, Umeyyet ibni Half, Ebu Cehil bir Hişam, As İbni Vali, Mutim bin Adiy, Şeybe İbni Haccac, Münebbih El Haccac ve Ahnes İbni Serik, Ebu Talib'in kapısını çaldılar. yanlarında güzelliği ile ünlü İmare de var; Velid İbni Mugire'nin oğlu:

-İmare'yi sana evladlık verelim; sen de Muhammed'i bize teslim et öldürelim! Çünkü O, dinimizi mahvetti; ve kavmimizi başka yerlere sürükledi.

Teklifin densizliği Ebu Talib'in sabrını taşırdı ve O'nu çileden çıkardı.

-Bu kadar akıl ve mantık harici söz olamaz. Ben, oğlumu size verip, sizin çocuğunuzu alacağım. Niçin? Benim evladımı öldürseniz diye. Bu ne saçma laftır. Eşi duyulmamış bir ahmaklık. İşte açıkça söylüyorum. Kulağınızı iyi açın! Kim, Muhammed'e düşmansa, ben de kendisine düşmanım, kim onun dinine düşmansa, ben de ona düşmanım. Anladınız mı? Şimdi varın gidin!!!

Müşrikler tokat yemiş gibi oldular. Hatta daha beter. Süklüm püklüm oradan savuştular.

Ama düşmanlıklarından en ufak azalma yok. Ne yapıp yapıp bu yeni dini köreltmek isteyenler, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ukbe bin Ebu Muit, Hakem bin Ebil As, Ümeyye bin Half, Ebu Kays bin Riaf, Asım bin Said, Haris bin Kays, Esved ibni Abdülesed, Asım bin Hişam,... en azgın ve Sevgili Peygamberimizi en çok rahatsız eden ise Nadr İbni Haris ismindeki bir lanetli.

Ebu Talib'ten bu ağır ve kat'i cevabı alınca bu defa Sevgili Peygamberimize koştular:

-Maksadın mal-mülkse istediğin kadar verelim. Hükümdar olmak niyetinde isen başımıza geçirelim. Sana görünen şey bir cin ise en namlı hekimleri çağıralım. Ne dersen yapmaya hazırız. Yeter ki sen, şu Peygamberlik davasından vazgeç! diye değişik bir usülü dendiler.

...tabii boşa nefes tüketiyorlar. Aldıkları cevap:

-Ne mal istiyorum. Ne hükümdarlık; gözüme cin de görünmüyor. Allah, beni size Peygamber olarak gönderdi ve bir de kitap indirdi; ve müjdeleyici ve korkutucu olmamı buyurdu. Rabbimin emir ve yasaklarını size tebliğ ettim ve nasihatte bulundum. Bildirdiklerimi kabul ederseniz bu, dünyada da, ahirette de saadetnize vesile olur. Şayet reddederseniz Yüce Allah aranızda bir hüküm verene kadar, tebliğe devam ile sabretmek vazifem olacaktır.

çııÖÖçşıÜüArkadaşlarım, dostlarım, hısım ve akrabam ve kabilem! Lâ ilâhe illallâh Muhammedün Resülullah / Ben, iman ediyorum ki Allah'dan başka ilah yoktur ve Muhammed aleyhisselam, O'nun Peygamberidir. Puta tapmanız ise batıl ve gülünç bir ibadet şekli.

-O nasıl laf öyle ey Cündeb? Sözünü geri al! İlahlarımıza asla hakaret edemezsin! Yoksa sen de biz de onların gazabına uğrarız. Çabuk pişmanlığını dile getir.

- ......?!

-Olmaz! Söyleyen kim olursa olsun! Biz, putlarımıza hakaret ettirmeyiz. "Batıl" dediğin ibadet, atalarımızdan bize tevarüs etti... bu patlara onlar taptılar; gözümüzü açtık bunu gördük; biz de tapıyoruz. Sen şimdi hangi cesaretle ilahlarımıza saldırıyorsun?

Cündeb bin Cünabe, sevgililer sevglisi; can sevgili aziz Peygamberimizin yüksek huzurlarında İslamla şereflendikten sonra alemlerin efendisinin talimatı ile kavmini hidayete kavuşturmak için Gıfar kabilesine dönmüş ve şimdi onları toplanmış olarak en son dini ve onun itikadını bildiriyor ve çığırından çıkmış şu insanları sonsuz saadete davet ediyordu; Kitlenin taşkınlığını Gıfar kabilesi'nin reisi Haffaf yatıştırdı:

-Susun!!! Susun! Önce anlatacaklarını anlatsın. Sonra hükmümüzü veririz. Buyur ya Cündeb!

-... daha müslüman değildim. Bir gün Nuhem adlı putun içmesi için bir tas süt götürüp önüne koydum. Az ayrılıp geriye baktığımda manzara çok çarpıcıydı... bir köpek, sütün tamamını içtikden sonra bacağını kaldırıp Nuhem'i iyi bir ıslattı.

Bu nasıl ilah ki, karnı acıkıyor ve ancak kulların yardımı ile doyabiliyor? Bu nasıl ilah ki, bir köpekten bile sakınamıyor? Sizin tanrı bildiğiniz aslında bir heykelden başka bir şey değil! Aklı olan kendi eliyle yaptığına tapar mı?

Sözler, şimşek gibi çakıyordu. O az önceki kaynayan cemaat yavaş yavaş durulmuş ve son cümleleri, başları önlerinde dinlemişlerdi. Suç üstü yakalanmış insanlara benziyorlar...

Biri sordu:

-İyi de senin Peygamberin nediyor; neden bahsediyor?

-O mu? O, dünya durdukça eskimeyecek, devre geçmeyecek ve her zaman ve her mekanda kıymetini koruyacak olan cihan şümul ve çağlar üstü şeyleri bildiriyor.

Allah birdir... doğmamıştır, doğurmamıştır, yemez içmez ve ölmez. Allah, herşeyin haliki ve sahibidir. Benim Peygamberim, rengi, ırkı, mesleği, serveti, şeceresi ne olursa olsun bütün insanları işte bu Allah'a kulluk etmeye davet ediyor. benim Peygamberim, insanları iyilik yapmaya, zinadan kaçmaya, kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten vazgeçmeye, köle, yetim ve fakirlerin hukukuna riayet etmeye ve şurada sayamayacağım daha nice güzelliğe çağırıyor... O, Resul olmadan önce de milleti nezdinde Muhammed'ül Emin olarak şöhret bulmuştur. Emirdir ve doğrudur. Bütün ilahi kitaplar, bütün Peygamberler, O'nun son nebi olarak kainatı şereflendireceğini haber verdiler. Size atalardan da kalsa bozuk bir dini terkederek son ve en üstün din olan İslamiyeti kabule gelin diyorum...

Kısa bir essizlik oldu. Sadece uçuşan kuşlar ve koşuşan hayvanlar duyuluyordu.

Kim bu Cündeb? Veya tam ismi ile Cündeb bin Cünabe? Cündeb, Sevgili Peygamberimizin, sallallahü aleyhi ve sellem müslüman olduktan sonra kendisine "Ebu Zer" künyesini verdikleri büyük sahabi Ebu Zer GIfari radıyallahü anh...

Gıfarlar, Mekke kervanının yolu zerindeki bir yeri yurt ednmiş, gelip geçen ticaret kervanlarını, insanları yağmalayan, ellerinde avuçlarında ne varsa alan putperest ve şerli bir dağlı kabile...

Cündeb, iri-yarı, güçlü-kuvvetli bir Gıfarlı. Cesur ve atılgan biri.

Gücü-kuvveti ve cesareti ile kabilenin en namlı yiğidi... işte bu yiğit adam, hilkatindeki saffet sebebi ile düşüne düşüne, yapılan şu soygun ve çapulculuktan da, ilah zannedilen şu heykellerden de içten içe soğuyarak nefrete başladı. Ve uzlete çekildi. Cündebe göre yaratıcı tek olmalıydı. O yüzden sık sık "Lailahe illahllah diye bir cümleyi terarlıyor. Bu münzevi hayatı üç sene sürdü... Allah'a götürecek rehberi arıyor.

O'nu böyle her şeyden habersiz olarak Allah'tan başka ilah yoktur" dediği günlerde Efendimiz'e de Peygamber olduğu bildiriyor. İslamiyet, nur çemberleri halinde halka halka genişleyerek yayılıyor.

Bir gün Mekke'den, biri, Gıfar kabilesine geldi ve bir tesadüf eseri Cündeb bin Cünabeyi de gördü... Cündeb arada bir "la ilahe illallah" diyor; misafir şaşkın:

-Mekke'de biri var; senin bu söylediğin cümleyi o da söylüyor. Peygamber olduğu iddiasında.

Cündeb pürdikkat adama döndü:

-Hangi kabileden?

-Kureyş...

Şöhretli bir şair olan kardeşi Üneys'i buldu ve hemen Mekke'ye giderek sağlıklı bir haber toplamasını istedi...

Üneys, Mekke'ye vardığında Sevgili Peygamberimizi gördü, sohbetinde bulundu ve ihsanlarına nail oldu... hayranlığı çok büyük ama henüz müslüman değil. Tekrar ağabeyine geldi:

-Neler öğrendin Üneys?

-Çok büyük bir zat. Hep iyilikleri emrediyor ve kötülükleri yasaklıyor.

-İnsanlar O'nun hakkında ne diyor?

-Şair, kahin, sihirbaz gibi şeyler söylüyorlar... Ama yalan; çünkü sözlerini bütün şairlerin mısraları ile mukayese ettim; hiç alakası yok. Kahin ve sihirbaz benzetmeleri ise sadece iftira.Tebliği her sözünden üstün. Ve hiç bir söze benzemiyor. Bana kalırsa dedikleri hep doğru...

Öyleyse bizzat gideyim... dedi ve eline değneğini alıp bir çıkına bir miktar yiyecek koyarak yola çıkarken Üneys ikaz etti:

-Aman orada dikkatli davran. Çünkü düşmanları çok azgın.

Gerçekten bu sırada müşrikler, garip, kimsesiz, ve fakir mü'minlere tarihin görebildiği en amansız işkencelere başlamışlardı...

Bu yüzden Cündeb Mekke'ye geldiğinde kimseye birşey soramadı. Kabeye gitti. ve orada beklemeye başladı. Ne yapacağını, O'nu nasıl bulacağını bilmiyordu. Üç gün üç gece burada bekledi. Bu zaman içinde yiyeceği bitmişti. Zemzem içmeye başladı. Hayret! Bu su kendisinin hem susuzluğunu gideriyor hem de doyuruyor. Üçüncü gün Hazret-i Ali ile tanıştı. Ali radıyallahü anh'a itimat edip zarar vermeyeceğini anlayınca geliş sebebini açıkladı...

Hazret-i Ali:

-Doğruyu buldun. Akıllı insanmışsın. Ben şimdi o zata gidiyorum. Sen de beni arkadan takip et. Yolda zararı dokunacak bir kafir görürsem pabucumu düzeltir gibi yapar ve bir duvar dibinde dururum. Sen yoluna gidersin.

Sokağa çıktılar. Oh şükür ki kimsecikler yok.

İşte o an! Cündeb'in üç yıldır aradığı rehberi bulduğu unutulmaz an. Devlethanede ve Allah'ın Resulünün huzurunda:

-Esselamü aleyküm!

...Bu, dinimizde ilk verilen selam ve Cündeb de ilk selam veren insan.

Peygamberimiz:

-Allah'ın selamı senin de üzerine olsun, diyerek kim olduğunu sual buyurdu.

-Gıfar kabilesinden efendim.

-Ne zamandan beri Mekkedesin?

-Üç gün üç gece...

-Ne yiyip ne içtin?

-Azığım bitince zemzemden gayrı bir şey bulamadım. Ondan içtim, hem suya kandım hem karnım doydu.

-Zemzem mübarektir...

Daha sonra Cündeb bin Cünabe, Sevgili Peygamberimizden nasıl Müslüman olacağını sordu. Resulullah, kelime-i şahedet'i okudular. Ebu Zer Gifari de tekrar ederek mü'min ve sahabi olma yüce şerefine kavuştu... hiç bir telkin, davet ve cebir olmadan kendiliğinden islamiyete koşmuştu. Ebu Zer radıyallahü anh, Müslüman olunca da doğru Kabenin yanına vardı ve bağıra bağıra:

-Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammedün Resulullah!!!

Arının deliğine çöp dürttü... müşrikler, aç kurtlar gibi üzerine atılarak kainatın bir tanesini görmeye ve islamiyeti bulmanın cezbesini yaşayan büyük kahramanı taş, sopa, kemik parçaları ile döve döve kanlar içinde bıraktılar.

Ebu Zer radiyallahü anh'ı ellerinden Abbas güçlükle kurtardı:

-Ne yapıyorsunuz siz? Bu adam, kervan yolumuzun üzerinde bulunan bir kabileden. Bir daha oradan nasıl geçersiniz?

İçindeki aşk ateşi ile hiç bir şeyi görmüyordu. Bir sonraki gün yine aynı yerde bağırarak ilayı kelimettullaha hizmet ediyordu.

Yine kafirlerin hücumuna uğrayıp ağır biçimde hırpalandı... Bu defa da Abbas, imdadına koşmuştu.

....

Sevgili Peygamberimiz, Ebuzer radiyallahü annnh'ı huzura kabul ederek kimseye bir şey belli etmeden artık yurduna dönmesini ve islamiyeti orada yaymasını emrettiler.

Beşeri güç-kuvvet ve cesareti, İslamın aşkı ile hedefin bulan mübarek sahabi Peygamberinden emir ve talimatı alınca doğru kendi diyarına gelmiş ve kabilesini tolayarak onları müslüman olmaya çağırıyordu.

En seçkinlerinden biri olan Cündeb'i dinleyen Gıfarlılar, çarpıcı misallerle dinlerinden ve taptıklarından utanmaya başlamışlardı... bir köpekten bile hakaret gören tanrı! Öyle şey mi olur? En evvel kabile reisi Haffaf, mümin olduğunu açıkladı, ardından Ebu Zer'in kardeşi Üneys ve daha bir çoğu... Ebu Zer'de sevinç büyük, gözlerinin içi gülüyor.

Vurguncu, soyguncu, insan kıymeti bilmez mbir oymaktan gök kubbenin en şahane yıldızları gibi muhteşem insanlara... Kalbe iman nurunu düşmesi ile her şey, her şey değişiyor.

Büyük taktik...

Mekke'de ağır ağır gelişen İslamiyet, Sevgili Peygamberimizin ince startejisi ile çevrede süratle yayılmaya başlıyordu.

LA İLAHE İLLALLAH

BU BİR KİTAPTIR Kİ AYETLERİ İLE EMİR VE YASAKLARI VA'D VE VA'İDLERİ AYIRMIŞTIR. ARABİ LİSANLA ALLAHÜ TEALA'DAN İNDİĞİNE İNANAN KAVİMLERE CENNETİ MÜJDELEYİCİ VE İNANMAYANLARI CEHENNEMLE KORKUTUCUDUR. MÜŞRİKLERİN ÇOĞU O'NU KABULDEN KAÇINIP, CAN KULAĞI İLE DİNLEMEZLER.

FUSSİLET

Ukaz panayırı. Türlü türlü, renk renk mallar alıcıya çıkarılmış. Pazarlık yapanlar, para ödeyenler, yeni mal getirenler... orta yaşta bir insanın hakim ve cesur bir eda ile şöyle seslendiği duyuluyor:

-Ey insanlar! "La ilahe illallah" deyiniz ki kurtulasınız.

Bütün bakışların kendisine çevrildiği bu kurtuluş habercisi münadi Sevgili Peygamberimizden başkası değil... ama O, pazar yerini böyle sokak-tezgah gezip vahyi tebliğ ederken biri de O'nun ardınca dolaşıp,

-Aman ha! Sakın inanmayın, diyor.

Efendimize musallat olmuş bu zulmet elçisi ise Ebu Leheb.

Ebu Leheb; yani insanların ebedi saadete çıkan yollarını kesip felakete sürükleyen bir cehennem hizmetçilerinden biri.

Çevre kabileler, Hacca geliyor. Beytullah'ı tavaf edip yurtlarına dönüyorlar... ama dinlerinin hükümsüz ve batıl olduğundan haberleri yok. Boşa zahmet içindeler. Çünkü; Allah, sevgilisine Kur'an-ı kerim'i indirerek eski dinlerin hepsini fesh etmiş bulunuyor...

Bu sebeple Peygamber efendimiz, Mekke'ye gelen bu ziyaretçileri karşılayarak onlara yumuşak, tatlı, cezbedici bir üslub'la İslamiyeti anlatıyor.

Ve bu yabancılar anlıyor ki şu yüksek ahlak güzelliğindeki bir zat, asla ve asla hakikate aykırı bir şey söylemez. O'nun anlattıkları kalblerini imanla dolduruyor... hep müslüman oluyorlar...

Putları ile Allah'a ortak koşan Mekke kafirleri, durumdan ciddi şekilde rahatsız... kendi içlerine ikilik soktuğu; baba ile evladı ayırdığı yetmiyormuş gibi şimdi de komşu kabileleri bir bir safına çekiyor... bir çare bulmalılar buna; ama nasıl?

Kureyş'in güngörmüşlerinden Velid bin Mugire, müşrikleri kendine çağırdı:

-İçinizdeki en yaşlı benim. Sözüme kulak verin. Şu felakete tez vakitte çare bulmalıyız. Beni dinleyin!

-Aman söyle ey pir!

-...Mekke'ye hacca geliyorlar. Muhammed, bunları kendi dinine çekiyor. Bir bir O'nun tarafına geçiyorlar. Akıbeti iyi görünmüyor. hem içten hem de etraftan sarılıyoruz. Farkında mısınız?... Buna kısa zamanda mani olmazsak iş işten geçmiş olacak. Bir çare düşünmeliyiz.

-Sen daha iyi bilirsin ya Velid!

-Evet bir çare... O'nun için bir sıfat bulalım ve hepimiz bunu kullanalım. Eğer Ebul Kasım için herkes bir şey söylerse bir yabancı buna inanır mı? Siz olsanız inanır mısınız?

-Sen ne dersen o olsun. Mesela "kahin" veya "deli" desek...

-Bırakın bu lafları!.. Öyle bir şey bulun ki tam yerine otursun... ben kahinleri bilirim. Muhammed'in dedikleri ile kahinlerin söyledikleri arasında hiç bir yakınlık yok... deli demekse, deliliğin ta kendisi Sizde hiç akıl yok mu?

-Sihirbaz desek?

Velid, kirli parmakları ile kırçıl sakalını kaşırken gözü bir o yana bir bu yana kayarak karşısında oturmuş olanları süzüyor; manasız bakışları ahmak çehrelerde dolaşıyordu. Bir köpek, şerlerinden kaçar gibi yan yan kaçarak kalabalıktan uzaklaştı... Velid bir iki kere öksürdü ve:

-Sihirbaz; yani büyücü. Ama herkes onu yakından tanıyor. Çok fasih ve beliğ ve mantıklı konuşuyor. Ne yapsak?

-En akıllımız en tecrübelimiz sensin. Senin dediğin olsun.

Velid, kafasını yere eğdi, eliyle başlığını yana iterek saç diplerini kaşıdı. Ve yılgın fakat intikam dolu bir lisanla:

-Evet, evet! Doğrusu yine sihirbaz diyelim. Çünkü O, konuşmaları ile kardeşi kardeşten, babayı evladından, dostu dosttan koparıyor. Fakat "O, sizin bildiğiniz sihirbazlardan değil; bir Babil sahirbazdır." deriz. Ortak sözümüz bu olsun.

Boşa çaba!... ne yapsalar, başlarını hangi taşa çarpsalar boş.

Aciz kalmarı onları daha da kurdurtuyor.

................

Kureyş'in önde gelenleri; servetlerine, asaletlerine, şöhretlerine mağrur bu adamlar, kabe'nin dibine oturmuş. Efendimizi çekiştiriyorlar. Öfkeleri büyük. Kendi kendilerini suçluyorlar. İçlerinden biri yumrukları ile havayı döverken ağzında tükrük kalmamış halde dili damağına yapışa yapışa, boyun damarları şişe şişe bağrıyor:

-Bu ne haldir böyle? Üzerimize ölü toprağı mı serpildi? O, bizi suçlar tanrılarımıza hakaret eder, dinimizi reddeder ve aramızı açarken biz ne yapıyoruz? Hiç bir şey! Biz ki üstümüze toz kondurtmazdık... bu miskinliktir, miskinlik...

Adam bağırmaktan mosmor kesilmişken, Efendimiz lafın üzerine geldi. Bir anda ortalık buz gibi oldu. Serveri alem, doğruca Hacer'ül Evsed'e giderek huşu ile öpüp tavafa başladılar...

Allah ve Resulullah düşmanları ilk şaşkınlığını üzerinden atınca salyalı ağızları ile Sevgili Peygamberimize hakaretler yağdırmaya başladılar... O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, mübarek yüzlerinde üzüntü ve nefret emareleri görülüyordu. Buna rağmen ilk tavafta sükutu tercih ettiler. Ama durmuyorlar; ağır sözlerle itham ediyorlar... bunun üzerine kainatın efendisi, karşılarına öyle muhteşem bir vakarla dikildiler ki, o deminki arslanlar birer uyuz çakala döndü... Peygamberimiz, istikballeri için müthiş bir ihtarda buluyor. Titremeye başladılar.

-Ey Kureyş, beni dinleyin! Nefsim kudret elinde o Allah hakkı için eğer İslam dinini kabul etmezseniz sizi koyun gibi keserim. Elimden kurtulacağınızı sanmayın!..

Rabbim, "asaletmeabları" bir köleden daha zelil hale düşmüştü. Küçük adamlar yalvarıyor:

-Aman Ebul Kasım biz sana ne dedik ki! şey yani... sen bizden birisin zaten. Aman ibadetine devam et. Biz sana nasıl karışırız?..

Efendimiz tavafa devam ettiler.

...Ama müşrikler yalan söylüyor.

Peygamberimizin sözleri ile yıldırımla vurulmuşa dönmüş ve ancak ertesi gün kendilerine gelebilmişlerdi. ve kendilerine gelir gelmez de Sevgili Peygamberimizi buldular. Allahın habibi, yine Kabeyi tavaf ediyorlar.

Ukbe bin Ebi Muit, üzerlerine atılıp yakasına yapıştı. Öyle insafsız sıkıyor ki Peygamberimiz güçlükle nefes alıyor. Hazret-i Ebu Bekir koşuyor; bu defa onun üzerine çullanıyorlar.

Fakat bu hareket gayretullaha dokunmuştu. Saldırganlardan ilahi intikam alıncak ve sonları felaket olacaktır.

İşte:

Müşrik sürüsü, Kabenin yanında toplanmış and içiyorlar:

-Muhammedi gördüğümüz yerde derhal öldüreceğiz. Bu iş buraya kadar gider! Yetti artık!! İlk defa hangimiz görürsek görelim anında öldüreceğiz. And mı?

-Andolsuh, andolsun...

... kötü haber, Sevgili Peygamberimizin sevgili kızları Fatıma, radıyallahü anha, hazretlerine ulaşınca mübarek kalpleri titredi. Ve üzüntüden şaşırmış bir hal ve nemli gözlerle babacığına gelerek işittiğini nakletti.

Peygamberimiz yavrucuğunu teselli ederek, celal sıfatları ile kafirlerin üzerine geldiler ve önlerine dikildiler. Kime baksalar; o müşrik heykel gibi olduğu yere mıhlanıyordu. Hiç bir müşrikte yerinden kıpırdayacak mecal kalmadı.

Resullerin Resulü yere eğilerek bir avuç toprak alıp müşriklere saçtılar...

... bu topraktan kime değdi ise o kafir Bedir savaşında İslam mücahidleri tarafından öldürülerek, canı Cehennemi boyladı.

AŞK BUDUR

EBU BEKR'DEN DAHA ÜSTÜN BİR KİMSENİN ÜZERİNE GÜNEŞ DOĞMAMIŞ VE BATMAMIŞTIR.

HADİS-İ ŞERİF

Allah'ın Resulü, emsalsiz bir sabırla insanları hidayete çağırmaya devam ediyor... Sıkıntılar, çileler ve tek tek müslüman olanlar... O, eziyetleri de rahmet gibi karşılıyor. Daima şükür halinde. Evinde, Beytullah'da ve her müsait yerde Rabbine ibadetle meşgul. Kendisine tevdi edilen insanlığı kurtarma vazifisinde yüce Allah'dan yardım istiyor, metanet diliyor...

İşte, mücessem bir nur gibi Kabe'ye yürüyor. Alemlerin Rabbine iltica ederek yalvarıp dua edecek.

Ama bırakmıyorlar!... Kim? Bir gurup münkir, Kabe çevresine toplanmış günün aktüel meselesi olan islamiyeti tartışıyorlar. Onlara göre; bir adam çıkıyor ve şöyle giden bir cemiyeti tam aksi tarafa döndürmeye uğraşıyor. Yalnız bir insan, asırlardır yerleşmiş olan her şeyi alt üst ederken kendileri ne yapıyor?

Buna kızıyorlar. Pasif kaldıkları; varlık gösteremedikleri inancındalar. Boyun damarları şişe şişe, ağızları köpüre köpüre, yürekleri gayzla dola-taşa konuşuyorlar. Bu aykırı gidişi durdurmanın günü gelmiş de geçmektedir. Daha gecikme felaketi büyütmek olacaktır. öyleyse her imakını kullanarak bu yeni dini söndürmek; hatta Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmak lazımdır...

Onlar böyle hararetle konuşurken birden Kabe-i şerifi tavaf etmekte olan efendimizi gördüler... bu görme, aç kurtlar sürüsünün bir ceylanı kırlarda yalnız başına dolaşırken görmesi gibiydi. işte bundan daha güzel imkan, bundan daha müsait fırsat olamazdı ki!...

Kurtlar,O mübarek insana dört bir yandan saldırmak üzere atıldı. Boğmak, öldürmek, kinlerini doyurmak niyetindeler! Ukbe bin Muayt'ın murdar elleri bir çelik kelepçe gibi Sevgili Peygamberimizin boynunu sıkmakta... Bir yandan da yüce nebinin yüzüne tükürüyor... En zor an ve tarihin şansız enstantanelerinden biri; iki cihan sultanı, zor nefes alıyor. Ukbe, işin farkında; az daha sıksa nefesi kesilecek. Hep birden çullanıyorlar... Bir vahşet tablosu. Kendilerini iyiliğe, insanlığa, İslamiyete ve ebedi güzelliğe çağıran hem de soylu, anlı namlı adamların ettiğine bakın... Başlarına problem gibi gördükleri Sevgili Peygamberimizden kurtulmak üzereler... ama kurtulamıyacaklar. Onların dert dediği ebedi saadet, an an, gün gün gelişecek ve nurun aydınlığı bütün cihanı dolduracaktır.

Kafirler, Resulullah'ı böyle mecnun bir çılgınlıkla incitirler ve Ukbe ismindeki canavar, Peygamberimizin nefesini kesmeye uğraşırken; Yüce Allah, bir küçük cilve ile onlara hedef şaşırtır ve sevgilisini ellerinden kurtarır... Hazret-i Ebu Bekir, oradan geçiyor. İtişip kakışmakta olan kalabalığın ortasında efendisi; efendimiz Muhammed mustafa, sallallahü aleyhi ve sellem'i fark etmekte gecikmedi. Farkeder etmez de yıldırım gibi azgınların arasına daldı. Narası, müşrikleri olduğu yerde durdurdu ve baışlar kendine döndü; Ukbe'nin parmakları gevşedi. bu ses de kimin? Bu işe karışan da kim?

-Siz alemlerin Rabbinden ayet getiren ve Rabbim Allah'tır diyen birini mi öldüreceksiniz?

İman, aşk ve ihlasla dolu sual, müşriklerin yüzünde kamçı gibi sakladı. Şimdi öfkeleri daha katmerliydi.

Muhammed'e dinini yaymak için destek olması, atalarının dinini tert etmesi yetmiyormuş gibi şimdi de ona arka çıkıyordu ha!... Peygamberimizi bırakarak O'nun aziz dostuna çullandılar. Sakalını yoluyor, tekme-tokat yağdırıyorlardı. Utbe bin Rabia adlı insafsız, ayakkabısı ile Hazret-i Ebu Bekr'in suratına, suratına vurarak yüzünü gözünü kan içinde koydu. Ebu Bekr, radıyallahü anh, linç edilmek üzereydi ki Teymoğullarından bazıları yetişerek kendisini zor kurtardılar. Evine sedye ile götürdüler.

Teymoğulları, eshabın en büyüğünün kabilesi... O'nu evine bıraktıktan sonrra da bu alçaklığı yapanlara gelip:

-Ebu Bekr'e hele bir şey olsun, kozumuzu o zaman paylaşırız!!! Diyerek içlerine derin korkular saldılar.

Saldırgan sürüsü, kuyruğunu bacak rasına saklayan suçlu köpekler gibi süklüm büklüm oradan savuşup gözden kayboldular.

Efendimiz seçkin arkadaşı, gün batımına kadar komadan çıkmadı... Gün, çölü bir sünger gibi eme eme ve her yeri tunca çevirerek batarken gözleri aralandı ve dudakları kıpırdadı...

Evet; dudakları kıpırdadı... Başındakiler sevinçle karışık telaşda... ne diyor; bir şey mi istiyor? Su mu, tabib mi, ilaç mı? Kulak tutuyorlar.

Sual, derin denizler gibi bereketli bir kalbden havalanan güvercinler gibi. Som aşk, som ihlas ve tam bağlılık:

Ebu Bekr, radıyallahü anh, kafası yarılmış, sakalı yolunmuş, yüzü gözü yara-bere içinde ve bitkin bir halde iken mecalsiz bir sesle soruyor:

-Resulullah nicedir; ne yapar? O'na hakaret etmişlerdi...

İşte islam ahlakı ve işte mü'min. En zor zamanda bile kendi canının değil; canından aziz bildiğinin derdinde. Sanki kendisi yoktur O vardır. Evet; bu yüce sahabi, O'nda fena bulmuştur. Bu sebeple konuşabildiği; hislerini kelimelere söyletebildiği an, efendimiz ve O'nun sağlığını soruyor...kendimi düşünmek arka planda.

Ev iyice tenhalaştı. Gelenler yavaş yavaş ayrılıyor:

Annesi Hazret-i Ebu Bekr'in başında oğlunun yanında eriyen bir mum gibi. Odanın loşluğundan göz yaşları sesiz dökülüp duruyor...

Ordakiler annesine:

-Sor bakalım, diyorlar. Bir şey içmek ister mi?

Anneciği suskun. az bekledi. Gözleri ile oğlunun yüzünü taradı ve yumuşak, tane tane kelimelerle sordu.

-Canın ne ister evladım; karnın aç mı?

Sahabi ahlakında önce can sonra canan değil, önce canan sonra can geliyor... önce; her şeyden önce varlık ve imanımızı borçlu olduğumuz kainatın baş tacı.

Ebu Bekr efendimiz, kirpiklerini aralayarak annesinin üzüntülerin kaynaştığı yüzüne baktı ve sordu:

-Resulullah nicedir; ne yapar?

-Bilmiyorum, dedi Selma binti Sahr; arkadaşın hakkında malumatım yok...

-Hemen Ümmü Cemil'e git. O, Allah'ın Resulü'nü bilir. Efendimin sağlık haberini bekliyorum,

Hazret-i Ebu Bekr'in annesi, az sonra Ümmü Cemil'in evine gelerek oğlunun, Peygamberimizi merak ettiğini soruyor.

Ümmü Cemil radıyallahü anha, mü'mine hanımlardan biri. Hattabın kızı; yani Hazret-i Ömer'e hemşire... Bir mümin basireti ile tedbirli hareket ediyor ve Selma binti sahr'ın geliş sebebini belli etmeden anlamaya çalışıyor. Çünkü, Selma, henüz müslüman değildir. Resulullah'a herhangi bir kötülük yapabilir. Belki de bunun için ağzını arayarak bilgi topluyor. Bu yüzden:

-Bilmiyorum, diyor. Ne oğlun ne de Peygamberinin nerede ve nasıl oldukları hakkında bir şey bilmiyorum.

Selma, oğlunun başından geçenleri anlatınca Ümmü Cemil:

-Haydi öyleyse Ebu Bekr'e gidelim; durumunu merak ettim, diyor.

Ümmü Cemil, radıyallahü anha, büyük sahabiyi ağır hasta görünce:

-Allahü teala, o azgınların yaptıklarını karşılıksız bırakmasın!...diye beddua etti...

Ebu Bekr, radıyallahü anh, Hattabın kızının dediği ile belki de hiç alakadar olmadı. O'nun aklı ve gönlü başka yerde; aşık olduğu insanda.

Ümmü Cemil'e sordu:

-Resulullah ne yapar; hali nicedir?

Misafir hanım, tedirgin ve alçak sesle cevap verdi.

-Anne burada; ya dediklerim duyarsa?

-Korkma! Ondan bir ziyan gelmez, sırrını söylemez!

Bunun üzerine bu yüksek mümine sahabi, Ebu Bekr Efendimizi rahatlatan müjdeyi verdi:

-Çok şükür hayatta ve sıhhati yerinde...

Hazret-i Ebu Bekr, radıyallahü anh, sevindi ve bu güzel haberle kuvvet buldu. Sordu:

-Nerede; kimin evinde?

-Efendimiz, şu an Erkam'ın hanesinde.

Hazret-i Ebu Bekr'in yüzünü bir huzur aydınlığı doldurdu; rahatladı. Hoşnud oldu... Fakat yüksek aşkın söylettiğini dedi:

-Vallahi Resulullah'ı gidip görmedikçe ne yer, ne içerim?

Ya ilahi bu nasıl sevgidir? önce canan sonra can. önce Resulullah, sonra ben diyebilen ebedi misal...

-Sen şimdi kendini toparlamaya bak; istirahat et. El ayak sokaklardan çekilsin. Herkes uykudayken gideriz.

Ve öyle yaptılar. evlerin pencereleri birer birer karanlığa gömülürken büyük dost, annesi ve Ümmü Cemil'in desteği ile Erkam bin Erkam radıyallahü anh'ın evinin yoluna düştü.

Ebu Bekr efendimiz, eve girince Resul aleyhisselam'a sarılıp öptü. Mü'minlerle kucaklaştı.

Peygamberimiz, arkadaş bu büyük müslümana bir hayli üçüldüler.

...her ne hal olursa olsun kainatın efendisi üzülmemeli.

Ebu Bekr, ağır ağır konuşarak Habibullah'ı teselli etti ve:

-Ey Allah'ın resulü, bu yanımda gördüğün dünyaya gelmeme vesile olan annem Selma.Müslüman olmasını istiyorum.Dua buyurmanız halinde sonsuz felaketten kurtulacağına inanıyorum.

Sevgili Peygamberimiz,sallallahü aleyhi ve sellem, Selma binti Sahr'ın hidayeti için Allahü teala'ya yalvardı.Duanın nbereketi ile Ebu Bekr efendimizin annesinin kalbi yumuşadı; imana geldi ve Cehennem ateşinden kurtuldu. Böylece Selma radıyallahü anha da ilk müslümanlardan olma şerefine nail oldu.

YARASALAR

BİZ, ONLARI KIYAMET GÜNÜ KÖRLER, DİLSİZLER VE SAĞIRLAR OLARAK YÜZÜ KOYUN HAŞREDECEĞİZ. ONLARIN VARACAĞI YER CEHENNEMDİR Kİ ATEŞİ YAVAŞLADIKÇA; BİZ, ONUN ALEVİNİ ARTIRIRIZ.

İşte böyle...

Önce dudak büktüler... az evveline kadar; "en emin, çok dürüst, daima doğru sözlü, asla yalan söylemez", dedikleri insanı vahyi tebliğe başlayınca dudak bükerek garipseyerek, söylediklerini gelip geçici bir hal olarak karşıladılar. Cin falan mı zarar vermişti; bir hoş olmuştu bu genç adam... tahminleri boşa çıktı... en sağlam mantık, en güçlü irade, en muhkem akıl, en temiz şuur O'nda görülüyor... bu defa; "bir menfaat koparmak niyetinde herhelde"diye düşünerek teklif üstüne teklif yağdırdılar... kadın, para, mal, servet, liderlik, değer verdikleri ne varsa önüne sermek istediler. Yeterki rahatları bozulmasın; karışanları olmasın, dünyaları değişmesin, sözlerinin üstüne söz gelmesin.

...'ne de tuhaf şeyler oluyor. Veya olabilirmiş. Hele şu Muhammed'e bakın. Bu ne cesaret, ne cür'et? Bu sayılanları da elinin tersiyle şöle bir kenara itiyor ve dediklerini tavizsiz tekrarlıyor:'

Allah, sizin tapındığınız şu zavallı heykeller değildir! Bunlar ne ki; basit bir eşya. İnsan eli ile şekillenmiş madde parçaları... Allah birdir. Ne ortağı vardır, ne benzeri. Doğmamıştır, doğurmamıştır, ölümsüzdür. Bildiğimiz ve bilmediğimiz; insan, hayvan, kuş, sürüngen, deniz mahlukları, kara yaratığı ne varsa, hepsini o, doyurur. Gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyi o, yaratmıştır; yine o, öldürecektir. öldükten sonra bir hayat daha vardır: Asıl ve ölümsüz dünya. Allah, istisnasız herkesi hasaba çekecektir. Peygamberleri ile bildirdiği emir ve yasaklara uyanları, mükafaatlandıcak, o emir ve yasakları çiğneyenler ceza görecektir. Yüce Allah'ın hoşnud kaldıkları cennete, razı olmadıkları cehenneme; yani ateşe atılacak ve azap görecektir... bu dünya fanidir; geçici, bitici ve sonlu...

Ben, işte O Allah'ın habercisiyim; size vahyini tebliğ ediyorum. Uyarsanız kurtulursunuz, düşmanlık yaparsanız Rabbimin buğz ve lanetine uğrarsınız. İnsan, bütün mahlukların en üstünü ve ne şereflisidir. Dediklerimi içinde bulunduğunuz hal, tuttuğunuz yolla bir kıyaslayın. Çünkü akıl denen nimet sadece insana mahsus. eğer vicdanlı davranırsanız yanıldığınızı siz de anlarısınız.

'...kim inanır bunlara canım... asil dedelerimizden beri, asırlardır sürüp gelen dinimizi, tanrılarımızı, alışkanlıklarımızı, örfümüzü kim terk eder ki? Ama o da ne? Ebu Bekir gibi, zengin ve soylular da müslüman oluyor. Bir aysbergin geldiğine şüphe yok. Öylese tehlike büyümeden ateş söndürülmeli, bu ateşin dumanı tütmemeli. Bu ateşten alınan meş'aleler dünyanın dört tarafına koşturulmamalı...'

Evet; ilkin dudak kıvırarak küçümsediler. Sonra halli basit bir mesele olarak ele alıp efendimizin ayaklarına dünya nimetlerini saçtılar. Sonra küçük gözdağları ile korkutmak istediler. O'nu yolundan çekip alamayınca dozu giderek artan kötülüklere başladılar. Yoluna diken dökmeler, kapısının önüne pislik atmalar ve evini taşlamalar:

...Sevgili Peygamberimiz'in devlethaneleri Ebu Leheb ile Ukbe bin Ebu Muayt'tın evinin arasında iki yobaz adam, o mübarek, o öpülesi, yüz sürülesi eşiğin önüne kendi manalarını ifade eden dışkı, leş vs. getirip atıyorlar. Ebu Leheb, bununla da kalmıyor. Resul aleyhisselamın evini taşa tutuyor... bir adi ve sadist tabiat... Hazret-i Hamza, bir gün bu bayağı hareketin üzerine gelince pislik dolu kabı Ebu Leheb'in kopasıca kafasına döküyor.

efendimizin dediği sadece şu:

-Ey Abd-i Menaf oğulları bu nasıl komşuluk böyle? Bunu diyor ve kapısının önüne dökülenleri süpürüyor.

Ümid ve sabır üzreler...

Bir kişinin daha Muhammedi olduğu işitilince müşrikler, Arabistan çölleri kendilerine mezar olmuş gibi; bunaltan, nefeslerini kesen hislere kapılarak gözü dönmüşlüğün en vahşi nevilerine sarılmaktan imtina etmiyorlar.

Mesela:

...bu, ne her tarafı granitlerle dolu yerleri kazmayla yarmaya benziyor; ne de kumun, bütün sahrayı deniz dalgası gibi doldurduğu bir vasatı zümrüt renkli yeşilliğe döndürmeye. İnsanın kalbini çevirmek, imanını değiştirmek kayaları parçalamaktan; çölleri ormanlaştırmaktan çok daha zor. Bu sorluğu aşmaktaki tek imkan, Allah'ın yardımı... efendimiz, gıtlağına kadar batağa gömülmüş ve bazı hareketleri ile beşer üstünlüğünden uzaklaşıp hayvani derekeye yuvarlanmış şu insanların islamla şereflenmeleri için Kabe'de namaza durmuş... kendisi için hiç bir şey istemiyor... kolları ilerde; avuçları semaya açılmış olarak Rabbine tazarru halinde... dolu dizgin cehenneme at koşturan şu cahiller için yakarıyor.

Kendileri için namaz kılınan, af dilenilen, göz yaşı dökülen yalvarılan, olmadık sıkıntılara katlanılan o insanlar ne yapıyor? İşte bunlardan bir küme... ebu Cehil, Şeybe bin Rebia, Utbe binRebia, Ukbe bin Ebi Muayt'ın da aralarında olduğu yedi kişi, Nebiler Sultanını ibadet halinde görünce yılışık tavırlarla gelerek az ilerisinde yere oturdular. Onu seyrediyorlar. Son Resul, namaz kılarken onlarkaş göz işaretleri, laf atmalarla kendi aşağılıklarını karikatürize ediyorlar. Resulullah ve islamiyete karşı dinmez kinlerin sahibi Ebu Cehil, arkadaşlarına dönerek:

-Kim bir deve işkembesi bularak şu adam, secdeye gittiğinde omuzuna koyabilir? diye sordu ve cevap bekleyen bakışları ile arkadaşlarının yüzlerini yokladı... Bir kaç saniyelik sükutu Ukbe'nin sesi bozdu:

-Ben, dedi ve demesi ile yerinden fırlaması bir oldu. Biraz sonra kanlı bir koca deve işkembesini sürüte sürüte Peygamberimizin yanına vardı.

Ukbe, büyük Peygamber, secdeye gider gitmez işkembeyi iki kürek kemiği arasına bıraktı... zavallı mahluklar, kahkahalardan kırılıyor. Otuz iki dişleri sayılabilir. ne olacaktı; 'şimdi ne olacak; Muhammed nasıl bir reaksiyon gösterebilir?' Attıkları kahkahanın şiddetinden gözlerinden yaşlar akıyor.

Bunlar, kainatın en mümtazını ne zannediyorlar ki? Habis hareketlerine kendi seviyelerinde bir aksül'amel bekliyorlar ama hiç yorulmasınlar. O, İslam ahlakının en zirvesindeki muazzam insan, hep vakar ve ciddiyet halinde... Bir şey olmamış gibi secdede... nurlu alnını sahibinin huzuruna koymuş, başını kaldırmadan öylece bekliyor. Müşrikler, sanki bir zafer elde etmiş gibi katıla katıla tepiniyorlar.

Bu sırada mü'minlerden Abdullah bin Mes'ud, radıyallahü anh, oradan geçiyor... mübarek sahabi, birden çarpılmışa döndü... Olamaz; insan, bu kadar süflileşmez, böyle adi bir hareketi yapacak kadar gözü kararamaz... Fakat bunlar; o Ebu Cehiller, Ukbe bin Muaytlar, şeklen insan; sanki insan! Aslında hayvandan daha beter kimseler... Abdullah bin Mes'ud efendimiz, şaşkınlıktan donmuş gibi ne yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyor. Olduğu yere mıhlanmış, canından çok sevdiği Peygamberimizi dehşetli bir kederle seyrediyor. İşkembeyi, Sevgili Peygamberimizin omuzundan atmaya yeltense öldüresiye dayak yiyecğine şüphe yok. Çünkü bu Sahabinin arkasında kavmi, kabilesi mevcut değil. O yüzden bu rezilliği işleyenler, anında sırtlan gibi üstüne atılırlar.

Hadiseyi Hazret-i Fatıma işitti. Koşa koşa gelerek mübarek babasının üstündeki necis şeyi fırlatıp attı ve o kötülerinş kötü adamların yüzlerine haykıra haykıra bağırarak beddua ve hakaret etti... Peygamberimiz, hayran kalınacak bir sakinlikle namazını ikmal ediyor; ve:

Bu düşmanlığı yapanları Allahü teala'ya ısmarladı. Hem de üç defa tekrarlayarak.. Sanki yer gök titredi. Kafirler sırıtmayı bırakarak endişelenmeye başladılar.

Dünya ve ahiretin en üstünü konuşuyor:

Allah'ım, Ebu Cehil Amr bin Hişam'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Rabia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Şeybe bin Rebia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Muayt'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Umeyye bin Helef'i sana havale ediyorum!Allah'ım, Velid bin Utbe'yi sana havale ediyorum! Allah'ım, Umare bin Velid'i sana havale ediyorum!

Bunlar; insanlıktan habersiz, imandan nasipsiz bu zavallı bedbahtlar, Bedir muharebesinde layık oldukları akıbeti buldular... ruhları cehennemi, güneşte kalarak kokan leşleri bir çukuru boyladı...

Peygamberimizin bedduası ile yüzlerinin kanı çekilmiş ve kül gibi olmuşlardı. O mukaddes mekanda yapılan duanın reddolmayacağını biliyorlardı. Lakin buna rağmen, kendilerini bekleyen feci akıbete rağmen Seyyid'ül Mürselin'e sui kast ve sui muameleden geri durmadılar.

Mesela:

Resulullah Mescid-i Haram'da namaz kılıyor... Ebu Cehil yemin eerek açıklıyor ki, "O, secdeye gittiğinde üzerine yürüyerek ayağım ile ensesine basacak ve yüzünü yerlere süreceğim." Guya, düşmanını küçük düşürecek. Orası belli olmaz! Efendimiz, secdeye varınca seyirtiyor. Ama hızı çabuk kesiliyor. Aniden yere çakılmış gibi durup geri kaçmaya başlıyor... kim, o; küçük düşen, mahcup olan, utanan; kim o? O iri iri laflar eden Ebu Cehil, ummadığı bir şeyle karşılaşmıştı. muhammed aleyhisselamla arasında alevlerin kaynaştığı derin bir uçurum görünce önce zınk diye durmuş; sonra da yüzgeri ederek kaçmıştı:

-Ensesine basmaktan niye caydın? diye soranlara; korku ve titreme ile:

-Siz, önümdeki ateş dolu uçurumu görmüyor musunuz? diyerek zelil bir mevkie düştü... düştü ama; ibret alan nerede?

Yenilen bir türlü doymazmış. Ebu Cehil nam bu mağlup adam da öyle. Yenik düşünce küfrü artıyor. Yine başından büyük laflar etmekte:

-Yemin olsun ki bu defa affetmeyeceğim! Kararım kat'idir. Secdeye vardığı an kafasını taşla ezeceğim. Siz de şahid olun.

Şahid tuttuğu Kureyşli müşriklerdi. Gerçekten, onların da hazır bulunduğu bir gün, efendimiz, yine namazda iken bir koca taşla üzerine yürüdü. Bir kaç adım atmıştı ki kaşı kenara fırlatması ile geri kaçması bir oldu. Bu defa üzerine azgın bir canavarın saldırmak üzere olduğunu görüyordu.

Gözleri görüyor ama kalb gözü kör olmuş. Arsızlığı elden bırakmıyor.

Mesela:

Bir gün Ebu Cehil ve Velid bin Mugire'nin başı çektiği bir küffar sürüsü Habibullah'ın canına kıymak üzere O'nu takip ediyor; iz sürüyorlar. İşte kolladıkları fırsat: 'Muhammed namaza durdu; Kur'an okuyor'. Önden Velid'i yolluyorlar. Velid elinde silahı koşuyor... Fakat o da ne? Ortada kimse yok! Sesi geliyor ama kendisi mevcud değil. ne kadar uğraştıysa nafile. Arkadaşlarını yardıma çağırdı. Topluca koştular. İşte ses şu tarafdan geliyor. haydi öyleyse o yana. Vay neler oluyor öyle? Ses şimdi de aksi cihetten duyuluyor. Haydi bu tarafa. Bir o tarafa, bir bu tarafa nereye dönseler Peygamberimizin sesi, aksi tarafdan geliyor... Sıcakta ter topuklarından çıktı; lakin O'nu, Sallallahü aleyhi ve sellem, bulamadılar...

Sevgili peygamberimizin dünyayı nurlandırmalarından evvel başlayarak şu dakikaya kadar mucize üstüne mucize görülüyor:

Mesela:

İns ve Cinnin Peygamberi, bir gün Hacun Yokuşu'nun dibinde oturmuş istirahat ediyorlar.. yanlarında kimse yok. Azgınlardan Nadr bin Haris, Peygamberimizi böyle ıssız bir yerde görünce:

-Tamam, dedi. Şimdi yapacağımı biliyorum. O'nu doğduğuna pişman edeceğim.

Efendimize yaklaşınca gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Mübarek insanın başı üstünde müthiş aslanlar, ağızlarını açmış kuyruk sallayarak satılmak için Nadr'ın yaklaşmasını bekliyorlardı... Mahallenin kabadayısı manzarayı görünce yiğitliği kaçmakta buldu. Hem de öyle bir hızla ki ancak Ebu Cehel'in yanında soluklandı. başından geçenleri anlatınca; Ebu Cehil, sözümona cesaret verdi:

-Aldırma; sihirlerinden biridir.

Kokuşmuş, mihverinden çıkmış dejener bir cemiyetin azgın temsilcileri; batıl adına İslamın ocağını söndürmek için dört koldan saldırmıyorlar. Hedef, doğru sözlülerin en doğrusu; en doğru haberci; muhbiri Sadık, sallallahü aleyhi ve sellem! İslam dini, bir güneş gibi şafağı söke söke Mekke ufuklarına ağarken küfür parasaları, gurubu olmayan bu güneşin habercisine işte bu ve benzeri zulüm ve eziyetler yapıyor ve öldürmeye teşebbüs ediyorlar... yarasalar, bu çabalar içindeyken Ebu Talib ne alemde acaba? Hani sözü vardı. hayatta oldukça yeğenini koruyacaktı... elhak doğru. Ebu Talib, sözünün eri mert bir Kureyşli. Yeğenine kötülük yapıldığını duyunca yerinde duramaz; hemen bunu işleyenlerin peşine düşerdi:

Mesela:

Peygamber efendimiz, yine bir gün Allah'a ibadetle meşgul namaz kılıyor. As bin Vail, Haris bin Kays, Esved bin Muttalib, Velid bin Mugire, Esved bin Abdi Yağves, bunu haber alınca çocuk ve kölelerini toplayarak Sevgili Peygamberimizin namazda olduğu yere gelerek mübarek sırtına kanlı kanlı pis bir işkembeyi çocuk ve köleler eliyle koyarak defolup gittiler. tam bir festival şamatası yaşıyorlar.

...bu sırada Ebu Talib çıkageldi...

-Ne buhal yeğenim; kim yaptı bu kepazeliği; çabuk söyle!..

Yüce Resul, bu işe karışanları tek tek saydı... amca, derhal eve koşarak kılıcını ve kölesini aldı ve işkence yapanların arkasına düştü. Kölesi işkembeyi taşıyordu... Şehrin sokaklarından birinde müşriklere yetişti. Henüz dağılmamışlardı. Kılıcını çekti ve:

-Kimse konuşmasın; kellsinin uçmasını istemeyen gıkını çıkarmasın, dedi ve kölesine, işkembeyi bu rezillerin suratlarına sür, hakaret nasıl olurmuş görsünler!!! diye bağırdı.

kahraman çapulcularda şafak atmıştı. Ebu Talib'ten zaten çekinirlerdi. Şah damarının hiddetden parmak gibi öne fırladığı; renginin kızgınlıktan mosmor kesildiği şu ansa ödlerri kopmuştu. kölenin önünde taptıkları heykeller gibi cansız; kımıldamadan durdular. Az sonrra suratları kan ve pislik içinde kalmıştı. İşkembe, hepsinin yüzüne sürüldükten sonra Ebu Talib, onları kovdu; ardlarına bakmadan uzaklaştılar.

......

Uzaklaştılar ama; inadlarından dönmediler. Bunlar ve diğerleri; Sevgililer sevgilisi aziz Peygemberimizi nerede görseler;

-Bakın; Cebrailin kendine de geldiğini söyleyen Muhammed işte burada... efendimiz, bu yılan dili adamların zehir zemberek konuşmalarına çok müteessir oluyor ve iyilikler menbaı mübarek kalbi kırılıyordu... Cebrail aleyhisselam, bu üzgün zamanlarından birinde Peygamberimize gelerek En'am Suresi onuncu ayet-i kerimesini bildirdi:

-Andolsun ki (ey Resulüm) senden önce gönderilen Peygamberlerle de alay edildi. Alay edenleri istihzalarının karşılığı olarak bela ve azap çepeçevre kuşatıverdi.

Resullerin Resulü, teselli bulup, ferahladı. Ne varki küfür, azgın dalgalar gibi üstüne üstüne geliyor. Takip eden günlerde de alaylar, eğlenmeler, sataşmalar durmak bilmezken O, omuzlarında şereflerin en yükseği; son Peygamberlik vazifesi olduğu halde samırla irşada devam ediyor.

Böyle üzgün bir gün tavaf yaparken Cebrail aleyhisselam, geldi ve:

-Alay eenlerin hakkından gelmek için emir aldım, dedi.

Biraz sonra önlerinden Velid bin Mugire geçmez mi? Büyük melek, büyük Peygambere:

-Bu nasıl bir insandır? dedi.

-Kulların en kütülerinden biri.

Cebrail; Velid'in bacağını göstererek:

-Bunun işi tamam, dedi.

As bin Vail göründü.

-Ya bu nasıl biri?

-Bu da kulların en kötülerinden.

Melek, As'ın karnını işaret ederek:

-Onun da cezası tamam, dedi.

Cebrail, Esved bin Muttalip, Abb-i Yağves, Haris bin kays geçerken tek tek isimlerini sordu ve Allah'ın sevgilisinin onlara da kızgın olduğunu anlayınca; birincinin gözünü, ikincinin başını, üçüncünün karnını işaret ederek:

-Allahü teala, mbunların şerrinden seni kurtardı. Yakındra her biri bir belaya duçar olacaktır, haberini verdi.

... gerçekten az zaman sonra bu amansız kafirlerin her biri bir belaya uğrıdı... Velid'in bacağına bir demir parçası saplandı; her tedbir çaresiz kaldı ve kan kaybından öldü, As bin Vail'in ayağına diken battı. İlaçlar, hiç bir işe yaramadı. Ayak, deve boynu gibi şişti.

-Muhammed'in Allah'a beni öldürüyor! diyerek bağıra bağıra can verdi.

Esved bin Muttalib'in iki gözü birden kör oldu. Cebrail aleyhisselam, bunun kafasını bir ağaca çarparak canını cehenneme yolladı. Esved bin Abdi Yağves'in yüzü ve bedeni aniden simsiyah oldu. dehşete kapılarak evine koştu. Öz ailesi O'nu tanımayarak kovdular. kahrından, başını, yüzüne kapanan kapıya vura vura intihar etti...

Haris bin Kays'ın ölümüne ise bir tabak tuzlu balık yolaçtı. Sanki bir kaç tane balık yememiş de koca bir tu dağını yalayarak bitirmiş gibi ne kadar su iştiyse kanmadı. Okyanusu içse susuzluğunun gitmesi imkansızdı; ve bu sebeple suya kanamadan çatlayarak ölüp gitti.

Bunlar olurken ders alınmıyor muydu; ibret nazarı ile bakan yok muydu? Nerede o basiret. Bilakis aksi yapılıyor.

Mesela:

Hakem isminde bir bahtsız, resululalh yolda yürürken onun arkasında ağzını, gözünü, vücudunu oynatarak maymunluk yapıyor. Sevgili Peygamberimiz, Hakem'in bu maskaralığını görünce hep öyle kalması için dua etti. Gerçekten ömrünün sonuna kadar Hakem'in ağzı, yüzü, organları oynadı, durdu. hep öyle kaldı yani. Eden bulur.

.....

İşte böyle...

Dağ dağ sıkıntılar göğüslenerek mesafeler aşılıyor. O, bir sevgili olduğu, ne varsa uğruna halkedildiği halde yine de hakaretler, öldürme teşebbüslerri, zulümler... her şey kendi kaidesi içinde cereyan ediyor. yoksa yüce Allah, elbette beşerin en mükbulüne her imkanı verebilir...

Mesela:

Bir gün, yine, efendimizi üzmüşler. Bir kenarda oturmuş tefekkür ediyorlar. Bu sırada Cebrail aleyhisselam geliyor. Efendimizi selamlayarak O'na sözleri ile kuvvet ve destek veriyor. Aslında Peygamberimizdeki kudretin kimsede olmadığını izaha çalışıyor:

-Şu karşıdaki ağacı yanına çağır, diyor.

Resulullah ağacı çağırıyor; ağaç önlerine kadar geliyor.

-Gitmesini, söyle diyor Cebrail.

Ağaç Peygamberimizin emri üzerine yerine yürüyor.

............
Bilal Baştan isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla